Fehmi Koru
Tem 30 2018

Kıyameti zorluyorlar: Keşke 'istikbal mücadelesi' için hazırlıklı olabilseydik

ABD ile papaz Andrew Craig Brunson eksenli atışmalar devam ediyor. Koro şefi de ABD’nin başkan yardımcısı Mike Pence. Brunson ile aynı dini cemaatin üyesi olduğu bilinen Pence, mahkemenin tutukluluk halinin devamı kararını bir hafta içerisinde değiştirip Brunson‘u evine göndermesini yeterli bulmadı. Sürekli Türkiye’ye yaptırım uygulamaktan söz ediyor.

Dün de yeni bir Twit mesajı atarak kararı yeterince iyi bulmadığını, ülkesinin Brunson serbest bırakılana kadar ülkemize yaptırımlar getireceğini bir kez daha tekrarladı.

Mesajı şu:

Pence‘in en büyük destekçisi de Donald Trump. O da “Harika bir Hıristiyan, aile babası ve müthiş bir insan” diye andığı Brunson‘un durumunu ‘yaptırımlık’ görüyor.

Yaptırım konusunda ilk adımı da attı ABD ve Kongre yabancı finans kurumlarına Türkiye’ye kredi verilmesini yasaklama kararı aldı. Türkiye’nin parasını da ödediği F-35 jetlerinin teslimini engellemeyi öngören bir başka yasa tasarısı da Kongre’ye sunuldu, sırasını bekliyor.

Bir tek kişi -bir dinadamı- için 50 yılı aşkın süredir ittifak ilişkisi içerisinde bulunduğu bir ülkeyi -Türkiye’yi- gözden çıkarmaya hazır görüntüsü veriyor ABD.

Yaptırım tehdidini bundan daha ileriye taşımasa bile Trump ve Pence‘in ülkemiz insanını rencide edici mesajları herhalde unutulmayacak.

Türkiye Washington’daki kadrodan en fazla dışişleri bakanı Mike Pompeo‘ya güveniyor, ama o da ötekilerden pek farklı olmadığını bir hafta önce ‘Sezar’ın Kılıcının Altında’ adlı bir kitabın tanıtımı için düzenlediği basın toplantısına taşıdığı görüşleriyle belli etti.

Neden acaba?

Kıyameti zorluyorlar

ABD bir lobiler demokrasisidir. Şu anda en etkili lobilerin ilk sıralarında da dini eğilimler temsilcileri geliyor. İsrail Lobisi de sonuçta dini ağırlıklıdır; onun hemen yanında da ‘Evanjelik’ diye anılan ve İsrail Lobisi’nden de destek alan kıyamet bekleyen Hıristiyanlar lobisi yer alıyor.

Evanjelik Hıristiyanlar Hz. İsa ‘mesih’ olarak yeniden dünyaya dönsün ve Deccal -onlar buna ‘anti-İsa’ (anti-Christ) adını veriyorlar- ve orduları ile çıkacak savaş –Armageddon– kopsun da ‘kıyamet’ gerçekleşsin diye bekliyor, sadece beklemekle de kalmayıp bunu kendi hayatlarında gerçekleştirmek için de canla başla çalışıyorlar.

Anlaşılan Brunson ve Pence bu anlayışta birer Hıristiyan.

Pence-Trump ikilisinin Türkiye’ye bakışları da bu inançtan belli ki etkileniyor.

Trump‘ın durduk yere ülkesinin İsrail büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ve Netanyahu‘nun aldığı İsrail Devleti’nin ‘yahudilerin ulusal yurdu olduğu’ kararına arka çıkması da hep bu inanç sistemiyle ilgili politik tavırlar.

Brunson‘u da o büyük savaş içerisinde bir figür olarak değerlendirdiklerine hiç kuşku yok. Pence‘in Twitter mesajının satır araları öyle düşündüğünü ele veriyor zaten.

Mahkemenin Brunson‘u 15 Temmuz hain darbe girişimiyle irtibatlı bir davada FETÖ ve PKK ile işbirliği ve ‘casusluk’ iddiasıyla yargıladığı Washington’dan bakanlar tarafından kabul edilen bir tez değil.

Konuya baştan beri bir ‘pazarlık unsuru’ gözüyle baktıklarını belli ediyorlar.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan sustu sustu, Brunson‘un cezaevinden eve gönderilmesi kararı sonrasında yaşananlar karşısındaki suskunluğunu sonunda pazarlık iddiasını reddetmek için Güney Afrika’da bozdu.

Meğer konuya yine İsrail müdahil olmuş.

İsrail’in sebepsiz yere tuttuğu bir Türk’ün serbest bırakılması için Mevlüt Çavuşoğlu Amerikalı mevkidaşından yardım istemiş, o da Netanyahu‘dan; Netanyahu o kişiyi Trump için Brunson pazarlığının bir parçası olarak bıraktığını açıklamış. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz onun karşılığında Brunson’u vereceğiz demedik, bu tür bir pazarlık olmadı” diyor…

Gördünüz mü şimdi?

Cumhurbaşkanı ‘yaptırımlar’ konusunda haklı bir tepki de veriyor. Dediği şu:

“Kredi kuruluşlarının kredi vermesinin önü kapatılacakmış. O kuruluşlarla mı geldik buralara? İstiklal ve istikbal mücadelemizi geçmişte nasıl verdiysek, vermeye devam ederiz. Biz göbeğimizden Amerika’ya bağlı değiliz. ABD, bu tavrını değiştirmez ise Türkiye gibi güçlü ve samimi bir ortağı kaybedeceğini de unutmamalı.”

Yerinde tepkiler bunlar. ABD bu yersiz meydan okumalar yüzünden Türkiye’yi ‘müttefik’ olarak kaybedecek.

Keşke ‘istiklal ve istikbal mücadelesi’ için hazırlıklı da olabilseydik.

Evet, ABD’nin finans kuruluşlarına “Türkiye’ye kredi vermeyin” demesi ayıp ve kınanacak bir şey; ancak o yaptırımın işlerliği olmayacağı beklentisi gerçeklerle tam örtüşmüyor. Ülkemiz, maalesef, ABD’ye olmasa bile kredi veren kurumlara göbeğinden bağlı.

Cari açığı olan bir ülkeyiz ve o açığı ancak dış piyasalardan borçlanarak kapatabiliyoruz. Daha da önemlisi, bugünlere de hep dışarıdan borç alarak geldik.

Rakamlara bakalım: Türkiye’nin dış borcu 2017 sonunda 453.2 milyar dolar (bu rakam 2002 yılında 129.6 milyar dolardı). Bu borcun büyük bölümü (320 milyar doları) özel sektörün, kalanı (130 milyar dolar kadarı) ise kamunun borcu. Nobelli iktisatçı Paul Krugman, özel sektörün aşırı borç yükünün, Türkiye’yi Endonezya’nın 1996 yılında yaşadığı türden sıkıntılara sürükleyebileceği uyarısını yapalı sadece birkaç hafta oldu.

Gözümüzde bunları fazla büyütmeyelim, ama yine de ekonominin sağlıklı sayılamayacağı bir dönemde yaşanıyor ABD ile Brunson eksenli takışma. Washington’dan gelen tehditler Türk ekonomisinin durumu bilinerek yapılıyor.

Bugün yeni sistemin ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısı da yapılıyor. Umarım, katılanlar, yeni sistemle tanıştığımız şu günlerde eskinin kötü alışkanlıklarını da masaya yatırır ve önümüzü daha iyi görmeye yarayacak tedbirleri de görüşürler.

Demokrasi, hak ve özgürlükler, intikamcı olmayan yeni yaklaşımlar üzerinde de durulur.

İstiklal ve istikbal ancak milletin bütünü arkaya alınarak korunabilir.

…..

Meraklısı için Paul Krugman’ın Türkiye ile ilgili Twit mesajları: