uy
Kas 15 2017

Duyulmak istenen sadece ‘yasal bir hakikat’ mi?

Fransız şair Remy de Gourmont, hakikati; insanın hayat yolculuğunda dayandığı bir bastona benzetir. Hafıza Merkezi, Türkiye’de 2011 yılından itibaren hakikatin peşinde. 

Merkezin “Dava İzleme: Duruşma Salonunda Devlet ve Yurttaş” adlı raporu yayınlandı. Rapor, hakikatin peşinde olanlar ile hakikati bazen parçalayan bazen de çarpıtan egemenlerin hikâyesini gözler önüne seriyor. 

1990’lı yıllarda ağır insan hakları ihlallerinde bulunan devlet görevlilerinin yargılandığı az sayıdaki davaya ilişkin süren izleme faaliyetini ele alan çalışma; ceza yargılamalarının hakikatin ortaya çıkarılmasındaki rolünü ve sivil toplumun bu süreci izlemesinin etkilerini tarihsel örnekler ile Türkiye üzerinden anlatıyor.

“Dava İzleme: Duruşma Salonunda Devlet ve Yurttaş” raporu 7 bölümden oluşuyor. Raporun son bölümünde, “İzleme Yapılan Davaların Özet Bilgileri” yer alıyor. Aralarında; “Ankara Jitem”, “Musa Anter ve Jitem Ana Davası”, “Lice Davası” gibi davalar var.

Raporun ilk bölümü ise“Uluslararası Ceza Yargılamaları, Cezasızlıkla Mücadele ve Hakikat Hakkı.”

Prof. Dr. Gökçen Alpkaya, geçmişteki katliamların bir daha tekrarlanmaması adına, yargılama ve cezalandırmanın uluslararası mahkemelerce üstlenilmesinden bahsediyor. 

Nazi soykırımının bir sonucu olarak kurulan Nurnberg mahkemesinden başlayarak, 2002’de çalışmaya başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne giden sürece vurgu yapıyor.

Peki, “Uluslararası ceza adaleti hakikate ulaşmanın en iyi yolu mudur?” sorusu geliyor akıllara. 

Cezasızlıkla mücadele iyi bir başlangıç. Cezalar aynı olayların tekrarlanmamasını sağlamıyor elbette. Buna rağmen Alpkaya’nın belirttiği gibi; “Mahkemelerin gerçek başarısını; hakikatin ortaya çıkmasında aramakta fayda var”.

Kayıtlar, arşivler ve tutanaklar toplumsal hafızanın bir parçası. 43 cilt olarak yayınlanan Nurnberg davasının tutanakları ise geleceğe kalan önemli bir not. 

Hakikat ve egemenlerin mahkemeleri arasındaki ilişki ise bir hayli sorunlu. Yugoslavya ve Ruanda mahkemeleri bazı kayıtları 50 yıla varan sürelerle gizliyor. 

Kısacası, mahkemeler tek başına hakikatin ortaya çıkarılmasında yeterli değil. Tam bu noktada, Alpkaya; şu önemli soru ile hakikat ve mahkemeler arasındaki ilişkiyi özetliyor. 
“Bir ceza davası hakikate bir senaryodan, örneğin Evrim Alataş’ın Min Dît’inden daha fazla yaklaşabilir mi?”

Melis Gebeş tarafından yazılan ikinci bölümde; ceza adaletine atfedilen işlevlerden bir diğeri olan caydırıcılık etkisi tartışmaya açılıyor. Nazilerin yargılanmasının soykırım suçunun bir daha işlenmesini engelleyemediğini, Ruanda ve Darfur örnekleri ile görüyoruz. Caydırıcılık etkisi konuşula dursun, Türkiye daha emekle aşamasında.

Ahval'e konuşan Gebeş,  Türkiye’de geçmişteki devlet suçlarıyla ilgili ceza adaletinin hiçbir zaman etkin bir biçimde sağlanamadığını belirtiyor: 

"Tarihi darbeler, pogromlar, zorla kaybetmeler, hukuk dışı ve keyfi infazlara sahne olan Türkiye örneğine baktığımızda geçmişle ilgili ceza adaletinin hiçbir zaman etkin bir biçimde sağlanamadığını görüyoruz." 

Melis Gebeş
Melis Gebeş

Gebeş diğer yandan, bu cezasızlık sorunun yalnızca geçmiş devlet suçlarında söz konusu olmayıp, daha geniş bir yelpazede seyrettiğini anlatıyor: "Güvenlik gücü mensuplarının ve kamu görevlilerinin faili olduğu geçmiş ihlallerin yanı sıra, devlet aklının işlenmesini makbul gördüğü, diğer suçlarda da failler için güçlü bir cezasızlık kalkanı oluşturuluyor. Toplumun ötekileri olarak marjinalize edilen etnik, cinsel, dini, siyasi kimliklere yönelik işlenen suçların failleri de korunuyor."

Gebeş, cezasızlıkla mücadelenin öneminin altını çiziyor:“ Cezasızlık demokratikleşmenin önündeki temel sorunlardan biri. Bu sorun ile mücadele için farklı kesimleri mobilize etmek ve alternatif yöntemleri hayata geçirmeliyiz.” 

Gebeş, “hakikatlerin ortaya çıkarılması geçmişle hesaplaşmanın ve geçmişin tekrarını engellemenin başka bir yöntemidir” diyor.

Raporda ise önemli bir noktaya parmak basıyor: “Hayatta kalanlar yalnızca yargılamalardan çıkan ‘yasal bir hakikat’i mi duymayı bekler?”

Türkiye’de 90’lı yıllardaki ağır insan hakları ihlalleri artık herkesin bildiği bir gerçek. Bu gerçek ile yüzleşemeyenler ise kafalarını kuma gömenler. Veyahut cezasızlık zırhı olan “terörle mücadele” stratejisinin meyvelerini yemeye devam edenler. 

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi tarafından hazırlanan raporlara göre, 90’lı yıllarda 500 kişinin zorla kaybedildiği doğrulandı. Yalnızca 84 kişinin zorla kaybedilmesi hakkında 15 ceza davası açıldı. Bunların sadece 2’si mahkûmiyetle sonuçlandı.

Hakikatin peşinde koşarken, hakikate ulaşmanın en temel noktasıdır, hukuk. Gebeş tarafından daha ilk adımda yaşanan hukuksal problemler şöyle özetleniyor: 

Zorla kaybetme eyleminin kanunda suç olarak kabul edilmemesi

Zorla kaybetme vakalarının birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesi

Vakalar arası irtibat kurulmaması

Davaların kamuoyunun gündeminden uzak tutulması

Hakkında suçlamalar bulunan devlet görevlilerinin yargısal süreçler devam ederken görevde kalması

Melis Gebeş, dava izleme çalışmasını anlatırken, Türkiye’de mahkeme salonlarını boş bırakmamanın kıymetine vurgu yapıyor: 

“Yargının son derece sorunlu olduğunu söyleyebileceğimiz Türkiye’de ceza adaletinden medet ummanın güçlüğü karşısında, yapılan yargılamaların faillerin cezai hesap verebilirliğinin sağlamanın ötesinde bir işlevi olabileceği görüşünden yola çıktık. Mahkeme salonlarının aynı zamanda uzun yıllar boyunca resmi makamlar önünde hakikati dile getirme çabaları sonuçsuz kalmış olan kaybedilmiş ya da infaz edilmiş kişilerin yakınlarının seslerini duyurabilmeleri için de bir alan oluşturabileceğini gördük. Kamusal ve yargısal bir platformda hakikati söylemenin kendi başına toplumsal hakikatin kurulmasındaki payı ve önemi büyük. Kutuplaşmış toplumun belirli bir kesimine ulaştırılamamış olan hakikatler, bu sayede, kamusal tartışmaya açılmış ve topluma farklı bir bilgi kaynağı sunulmuş oluyor. Bu bakımdan devletin hakikatleri gizlemeye veya çarpıtmaya çalıştığı Türkiye’de, mahkeme salonlarını boş bırakmamak oldukça kıymetli.”

Kerem Çiftçioğlu tarafından hazırlanan, “Dava İzlemenin Tarihsel Gelişimi ve Dünya Deneyimleri” bölümünde, dava izleme faaliyetleri ile ilgili 3 kavram çıkıyor karşımıza:Trial monitoring (dava izleme), trial observation(dava gözleme) ve court watch (duruşma izleme). 
Monitoring (izleme) kavramı AGİT tarafından tercih ediliyor. Bu kavram belirli bir süre devam eden takibi ifade ediyor. Observation (gözlem) kavramı ise daha pasif nitelikli izleme faaliyetleri, Court watch ise sıradan yurttaşların yerel mahkemeler üzerinde demokratik baskı unsuru olmaları amacıyla sahiplenilen bir araç. 

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi dava izleme faaliyetlerinde AGİT’in çerçevesini referans alıyor. Hukukçu meslek kuruluşu olan ICJ, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’ de avukat, savcı ve hâkimlere yönelik hukuki ve idari tedbirleri de yakından takip ediyor.

Duru Yavan, “Cezasızlıkla Mücadelede Bir Yöntem Olarak Dava İzleme” bölümünde; dava izleme faaliyetlerinin sonuçlarından ziyade, araç olarak önemine vurgu yapıyor.

“Dava izlemenin amaçları nelerdir” sorusu aklımıza takıldığında ise, şunlar ortaya çıkıyor bu bölümde:

-Güvenilir bilgi toplamak

- Yerel ve uluslararası düzeyde basınç yaratmak

- Yargı süreçlerini şeffaflaştırmak

- Mağdurların sesini yükseltmek

- Kamusal farkındalık yaratmak

- Cezasızlıkla mücadele etmek

Yavan, “duruşmaların dört duvar arasında gerçekleşmediğini” hatırlatıyor. Bu sayede, mağdurlar hakikati dile getirebiliyor. Kayda geçen resmi beyanlar ise gelecek nesiller için resmi kayıt altında oluyor. 

Kaç kişi bir mahkeme salonu görmüştür? Duruşma salonu nasıl bir yerdir? Bu açıdan bakıldığında, Yavan, bir çizerin dava izleme ekibinde bulunmasının öneminden söz ediyor: 
“Herhangi bir insanın kendisini duruşma salonunda hissetmesini, kendisini mağdur yakınlarının yerine koyarak onların gözünden duruşmadaki gelişmeleri izlemesini sağlamaktadır.”

Burcu Ballıktaş Bingöllü, “Türkiye’de bir dava izleme pratiği: Failbelli.org deneyimi” bölümünü, zorla kaybetmeler üzerine inşa ediyor.

Dava izleme pratiğinde, Bingöllü, “cezasızlık” sorununa işaret ediyor. Hakikati ararken, “hakikati bilme hakkını” vurguluyor. Bu noktada, adalete erişimin ne tür mekanizmalarla engellendiğini gösteriyor. 

Ahval’in sorularını cevaplayan Bingöllü, devletin 1990’larda işlediği suçlarla hesaplaşmanın medyada yer alma oranı ve şeklinin kısıtlı olduğunu belirtiyor. Bu durumu suçluların cezalandırılmasına dönük siyasi iradenin gücü ve durumu ile paralel düşünmek gerektiğini ayrıca ekliyor. Havuz medya kuruluşlarının sayısı her gün artıyor. Nasıl bir medya kaldı? Anaakım medyanın durumu ise ortada. Bingöllü durumu “Mail yoluyla basın kuruluşlarına davalarla ilgili önemli bilgiler yolluyoruz. Medyadaki dönüşümü düşündüğümüzde, maillerin alıcısı medya listemizin giderek nasıl daraldığını –sayıca demiyorum kapsam olarak- tahmin edebilirsiniz” diyerek ifade ediyor.

Hukuk, davalar ve duruşmalar. Bingöllü’nün deyişiyle duruşmalar not edilerek bir resim çıkartılıyor ortaya. Peki ya arka planı? Bingöllü söze giriyor: 

“Bu davalar bir geçmişle yüzleşme söylemiyle açılmışken, bugün arka arkaya kapatılması bize başka bir şey söylüyor. İşte bunu etraflıca ele alıp değerlendirmek biraz gazetecilik işi” diyor.

Bu noktada önemli olan davaların arka planının ortaya çıkması. Bu suçların niteliği, hangi konjonktür dahilinde işlendiği, bu suçlarda cezasızlığın barış ve çözümü nasıl imkansız kıldığına ilişkin bir çerçevede bunu derinleştiren içeriklerin yaygınlaşması gerekliliği... Bu gazetecilik işini yapanların veya yap-a-mayanların muhasebesinde ise herkesin payına düşeni bir şeyler var.

Bingöllü, dava izlemenin önemli bir pratik olduğunu ekliyor. Dava izleme rehberlerinin öneminin altını çiziyor:

“Sivil toplumun son yıllarda artan ‘mahkeme mesaisi’nden dolayı dava izleme konusuna ilgisinin arttığını söylemek mümkün. Çeşitli dava izleme rehberleri yayınlandı örneğin. Bu rehberlerde bambaşka bir terminolojiye sahip hukuki süreçlerin sıradan insanlar ve özellikle gazeteciler için anlaşılır kılınmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu çabalar çok değerli” diyor.


Emel Ataktürk Sevimli tarafından hazırlanan “90’lı Yılların Ağır İnsan Hakları İhlallerine İlişkin Davalar ve İzleme Bulguları” bölümünde dava izleme çalışmalarının verileri kayda geçiriliyor. 

Temel problemler ise, “Kovuşturma Makamlarının Bağımsızlık ve Tarafsızlık Sorunu”, “Devlet Sırrı-Devlet Arşivi Sorunu”, “Dokunulamayan/Yargılanamayan Kurum ve Kişiler Sorunu” gibi 13 farklı nokta.

Egemenler hakikatin üstünü örtmekle meşgul. Hakikat peşinde koşanlar ise hakikati aramakla… Bayezid-i Bestami’nin dediği gibi: “Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.” 

Hafıza Merkezi tarafından hazırlanan bu rapor da, hakikati arayanlara bir ışık tutuyor. Geleceğe ise kocaman bir not bırakıyor. 

Burcu Balıktaş Bingöllü
Burcu Balıktaş Bingöllü