Ahmet Altan'ın Eylül'ü

“Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
Ve ben eylüle akarım. Bir hüzün gibi akarım ben eylüle,                                                                                 kanayan bir aşk gibi akarım, siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım…” 
                                  AHMET ALTAN

Eylül, bu topraklara, yüzü peçeli, güzelliği endamından ve hüzünlü gözlerinden belli bir dilber gibi gelir hep... Bazen acı çığlıklarla bir darbe doğurup tarihin avlusuna bırakmaya gelir, bazen “beni adil yargılayın” diye ölüme yatmış bir avukatın kuş olup uçtuğu “siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm “ sancısının üstüne. Buzlukta bekletilen bir çocuk bedeninin soğuğunda gelir kimi zaman, komşunun komşunun camına attığı o ilk taşla ya da, kimi zaman da bir tutsaklığı tarihe onur diye yazıp gitmeye gelir.

Eylül’ün değildir kabahat; kimi zaman aşk olur, şiir olur gelir; gitmek olur, kalmak olur; yol olur gelir; ama nasıl ve neyle gelirse gelsin, bir ürperti bırakıp gider mutlaka ardında, hafızaya dövme olur gider.

Tam dört yıl önce bugün,  aynı Eylül, Ahmet Altan’ a onurlu bir tutsaklık, bize de okkalı bir utanç bırakmış da gitmişti. Dünyanın hapisteki tek romancısına sahip olmakla gururlanan varsa bilmem tabi. 

Bu Eylül de gelirken yanında AİHM Başkanı Robert Spano’yu getirdi. Normalde çok da sözünü etmezdik, eğer Ahmet Altan dosyasının  dört yıldır tuhaf bir şaibenin gölgesinde bekletildiğini bilmiyor olsaydık. Bir de KHK ile işlerinden olan, hayatlarıyla oynanmış onlarca insanın dosyasının davalısı İstanbul Üniversitesinden fahri doktora almasaydı bağrımıza basmasak da, ağzımızı açmayabilirdik. Ama işler öyle değil, ve adalet hanımın gözyaşlarına teselli olamıyoruz artık. Neyse, bu dursun şimdilik burada, satırlar her şeyi sonsuza dek bozulmadan saklayabilir nasılsa. 

Asıl konumuz Ahmet Altan, ki pek kolay  bir konu sayılmıyor bu coğrafyada. Herkesin her şeyi büyük bir kesinlikle bilmesinin ama bu bilgiyi kanıtlamak zorunda olmamasının bir ata sporu sayıldığı ülkemde, Ahmet Altan ile ilgili sınırsızca yalan söyleyene madalya takıyorlar ki,  bu durumda Ahmet Altan’dan hakkıyla bahsetmek o madalyaların ucuz çikolatadan yapılmış olduğunu ve bir lokmada yutulabildiğini gösterdiği için pek hoş karşılanmıyor.  Bu da meseleyi benim açımdan en azından, heyecan verici yapıyor.

Kendilerini rahatsız eden, hoşlanmadıkları, üstünü kapatmak istedikleri sebeplerle hapiste olsun isteyenlere ve onların bu telaşlı isteklerine aynı şehvetle destek olanlara bir kez daha kötü haberi vereyim yıldönümü vesilesi ile ; Ahmet Altan, sadece ve sadece yazı yazdığı için tam dört yıldır hapiste. Biliyorum, isterdiniz ki Balyoz ve Ergenekon yüzünden, hatta 90’larda yazdığı “Atakürt” yazısından, içini boşalttığınız ama dış kabuğunu bir kalkan gibi kullanmaktan hoşlandığınız Kemalist’liğinizi eleştirdiği için hapiste olsun. O, “gerçekten demokrat olmak ne demek” dersi verirken, siz, ya konuyu anlayamadığınız, ya da  “biz başkasının faşizmine karşıyız, en iyisi bizimki ” halleriniz ifşa olmasın diye, belki de  inançsız biri olmasına rağmen “Müslüman ahlakı”ndan bahsedip kimseyi uyandırmasın diye hapiste olsun isterdiniz.

Tek bir somut örnekle  anlatayım;  Anayasa Mahkemesi ; “…Taraf gazetesinde 2010 yılında yayımlanan haberler ve bu haberlerin içeriği ya da bu haberlerin yayımlanmasındaki amaç, haberlerin olası etkileri veya sonuçları gibi olgular nedeniyle.…” bu haberlerin suç teşkil etmeyeceğini hükme bağlamıştır.(2015/7231 20/04/2015 | Karar Tarihi : 17/05/2016). Yani, Taraf Gazetesinde suç teşkil eden tek bir haber bile yayınlanmamıştır ve yani Ahmet Altan’ın hapiste olmasının Balyoz haberleri ile ilgisi yoktur. Ne olacak şimdi? Dahası da var ama yavaş yavaş, hepsini birden kaldıramayanlar olabilir.

Bu ülkede hukuksuzluk denince Ergenekon-Balyoz dışında cümle kurmayanlara dert anlatmaktan, ya da “yetmez ama evet” konusundaki anlamsız temcit pilavından gelen ekşimiş tattan kaçınmak  hepimizin hakkı olmalı, bu “kendi kutsalımın arkasına saklanırım, canım ne isterse söylerim, bu dediğimin bir karşılığı da olmaz” arsızlığı işkence kapsamına alınsa yeridir zira. “Her şey nefis gidiyordu ama bak bunlar yüzünden böyle oldu” fikri cazip, anlıyorum, ama ne bileyim insan da memleketin ar damarına damar yolu açılabilsin istiyor arada bir.

Genel olarak bu ihalenin Ahmet Altan’a kalmasını eğlenceli bulmuyor değilim, yanlış anlaşılmasın. Kendisi,Taraf Gazetesinin yaptığı haberler ama özellikle Balyoz meselesi ile ordumuzu dağıtmış, darbeleri yapmış, şeker gibi demokrasimizi katletmiş, yargıyı “FETÖ’ye teslim etmiş, AKP’yi iktidar , tarikatları da baş tacı yapmış, sonra dönmüş hepsini alaşağı etmiş, ayrıca kendine gazeteci diyen ve kininden ne yapacağını şaşırmış adını anmak istemediğim bir tiplemenin söylediği gibi, yazdığı bir romanla solcuları kötü göstermek suretiyle gençlerin solcu olmasının ve dolayısıyla pek yakında olacak devrimin  önünü kesmiş; bu da yetmemiş ve sanırım en fenası da bu, kadınların da cinsel hayatları olduğunu ifşa ederek bu iki yüzlü erkek ahlakçılarının erkeklikleriyle oynamıştır. 

Bütün bunları binbir yalanla servis edenler “peki nerede senin belgen, kanıtın bakayım” dediğinde , gözüne far tutulmuş tavşanlar gibi kaçmasa nasıl da eğlenirdik, ama, Ahmet Altan’ın dediği gibi;  “Utanmak insan ruhunun muhafızıdır, kapıda durandır. O muhafız kapıdan çekilince içeri her şey girer.” ve kapıda muhafız olmayınca bu tavşanları tutmak mümkün olmuyor. Bir kötü haber daha; gerçekler sizi saklandığınız her delikte bulur.

“Gazetecilik suç değildir” feryatlarının profesyonel cenaze ağlayıcılarının tiz çığlıklarından hallice bile olmadığı bu sahteliğin orta yerinde, sadece üç yazısı nedeniyle dört yıldır hapiste olan bir yazarla ilgili ağızlarını dahi açmamış olanların sessizliği mi, yoksa belgesiz, delilsiz onca yalanı yutturma gayretiyle nasıl çirkin suretlere büründüklerini umursamayanların konuştukça yayılan ağızları mı daha pis kokuyor çok emin değilim, ama emin olduğum bir tek şey var, Ahmet Altan’ın yaşadığı hukuksuzluk bu ülkenin demokrasi sınavıdır ve memleketimin aydın(!)ı bu sınavda tepe üstü çakılmıştır.

Neden mi? Şundan; Ahmet Altan için adalet ve özgürlük talep ettiğiniz anda , cebinde Taraf’ın diledikleri gibi kullanabileceklerini sandıkları bazı manşetlerinin fotoğraflarıyla gezenler hemen hemen hep aynı şekilde karşılık veriyor;

“Kuddusi Okkır’ı tutuklattı.” Kuddusi Okkır 23 haziran 2007’de tutuklanmış, o sırada Taraf diye bir gazete yok, Ahmet Altan Hürriyet’te yazı yazıyor. Taraf Kasım 2007’de kurulmuş. Ama bu gerçeğin de önemi yok onlara göre. 

Ya da “Ali Tatar’ı o öldürdü.” Taraf gazetesinde Ali Tatar ismi dahi geçmemiş. Hatta, yarbay  intihar ettikten sonra yazdığı yazıda şöyle diyor Ahmet Altan; “Bu yarbay suçsuzsa neden tutuklamak için kapısına polisler gönderiyorsunuz, eşini, ailesini acılara boğuyorsunuz, yok suçlu olduğuna dair çok kuvvetli işaretler varsa nasıl oluyor da bir kuvvet komutanı cenazesine katılıyor?” Ama ısrarla ve yalan söyleyerek “bir insanı sen intihara sürükledin” diyebilenlerin o kadar aşağıdan bu sesi duyması sanırım mümkün olmuyor.

Bu tiplerin en sevdiği manşetlerden biri de “Gazetecilikten Tutuklanmadılar”. Isıtıp ısıtıp koyuyorlar önümüze. Ahmet Şık ve ismini anmak istemediğim öteki şahıs tutuklandığında kaç yazı yazmış, kaç kez onları savunmuş, o umurlarında değil yine. 

Mesela, 22 Temmuz 2011 tarihli yazısında ; “Hapishane kapısında beklemek zaten yeterince büyük bir acı.
Bir de bu acıyı arttırmayın artık. İntikamcılığın çirkinliğine düşmeyin. Tutuklu insanların ailelerine saygısızca, küstahça, güçlünün kibriyle davranmayın. Darbeciliği bitirin ama intikamcılığı, hoyratlığı, vicdansızlığı da bitirin.” yazdığında, yazının ana konusu Dursun Çiçek’in eşine yapılan haksızlıktı. Öyle yalanlar söyleniyor ki, sağır sultan “tamam anladım” diyor, onlar inatla duymuyor, susmuyor.

Delilsiz belgesiz her türlü iftiraya inanan ama belgesini, delilini açıkladığın gerçeklere sırtını dönmekten asla rahatsız olmayan bir tuhaf insan topluluğu, işine geleni inandırmak konusunda dilediği kadar arsızlık yapmayı kendine hak gören bir aydın(!) kitlesine müstehaktır, kimse ağlamasın. Bunların sınavdan çakmış olmaları bir yana; “ Ya iyi de, hepiniz muhalifsiniz, hepiniz cesur birer kahramansınız, hepiniz faşizme karşısınız ama  dört yıldır tutsak olan neden Ahmet Altan?” diye sorduğunda yine o tavşan meseline geri dönüyoruz ki; bu da sanırım ancak tıp biliminin konusudur. 

Eylül gidiyor artık; zamanın peçesini çoktan yırtıp attığı bir suretle geldiği gibi, bir kaç bıçak yarası izi daha bırakarak gidiyor hem de. Gelirken “Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm” le karşılaştığı kapıdan, her zamankinden çok daha ağır bir acı  bırakarak; belki şairlere layık bir hüzünle ama insan olanın hak etmediği bir utanç yığınıyla anılacak günler bırakıp gidiyor.

“Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.” diyen Ahmet Altan, dünyanın yazacaklarını merak ve sevinçle beklediği, yazdıklarını hayranlıkla bağrına bastığı tutsak tek romancısı, hapiste beşinci yılına giriyor bugün. 

Kırk yıldır yazıyor, dilediğiniz bir yazısını arşivden alıp dilediğiniz bir başka yazısı ile karşılaştırın; aynı şey uğruna yazdığını göreceksiniz; demokrasi, barış ve özgürlük. Sadece yazı yazmadı o; 90’lardan, Kürt olmak kadar Kürt olmaktan bahsetmenin sağlam yürek istediği yıllardan askeri vesayetin en güçlü zamanlarına, iktidarların hepsinin yaptıkları haksızlıklara karşı tek başına dövüşmüş bir adamın hapisle yıldırılamadığı bir tarihi de yazdı aynı zamanda. Bir kere bile boyun eğmedi, aman dilemedi, inandıklarından geri adım atmadı; mahkeme salonlarının duvarlarında hala asılıdır gür sesi. Ellerini kollarını sallayarak gezip bir yandan kahramanlık taslayanlarla alay eden bir yiğitlik ve açıkçası idrak edemediğim bir bilgelikle kimseden nefret etmedi, ödediği bedeli kin duygusuna tahvil etmedi. 

Bugün tam dört yıl oldu; tam dört yıldır üç yazısı nedeniyle hapiste. Ağırlaştırılmış müebbetle açılan bahiste, “üye olmamakla birlikte yardım” gibi her şeyi içine sokabileceğiniz bir yasa maddesinden verilen rekor bir cezayla kapanmış hukuksuzluk borsasında, hükümle tahliye olan ve aynı derece mahkemesi tarafından “harici davranışları” nedeniyle yeniden tutuklanan bir yazarın, bütün olup bitenler başka bir dünyada başkasının başına geliyormuş gibi soğukkanlılıkla ve ille de yazarak hapishane duvarlarını yıkıp geçmesini izlediğimiz bir dört yıl geçti.

Zaman geçiyor evet; Eylül de gidiyor artık.

Ahmet Altan yeni romanına başlıyor ve her şeye rağmen umut sürüyor.

Son söz yine onun olsun; “Bitenin başlayana dokunduğu yerdir Eylül.”


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.