Baroların bölünmesi

Hükümet gerçekten zor durumda. Zor durumda oluşunu son günlerdeki dengesi bozuk davranışlarından anlıyorum. Çünkü son zamanlarda, hani ne derler “fol yol yumurta yok, bu da nereden çıktı” lafına uygun işler yapıyor. Bu işlerden biri de, kuşkusuz “Avukatlık Yasası Değişikliği” adıyla parlamentoya getirdiği kanun teklifi. 

AKP’nin Meclis Grup Başkanları, yaptıklarının gerçekten uzun tartışmalardan sonra hazırlanan bir yasa tasarısı olduğunu söyleseler de aslında teklifin Saray’dan geldiği gün gibi ortada. Bunun böyle olduğu da yapılan konuşmaların ikna ediciliğinin hiç olmaması.

Baroları neden bölmek istiyorsunuz diye sorulduğunda verilen doyurucu hiçbir cevap yok. Mesela teklifin Genel Gerekçesi’nde ana sebebin şu olduğu yazılı: 

“Gelişen teknoloji ile birlikte, dünya küresel bir köy haline gelmiş ve kişilerarası, şirketler arası ve uluslar arası ilişkiler hem yoğunluk hem de hız anlamında görülmedik bir ivme kazanmıştır. Bu durum avukatlara ve barolara 21. Yüzyıla uyumlu, uluslararası hukuka entegre, gelişimin ve değişimin mihmandarı olma sorumluluğu yüklemiştir.”

Bu cümlelerden ne anladınız?

Ben anladığımı yazayım. Bu cümlenin birinci kısmında deniyor ki, dünya küreselleşti, başta insan ilişkileri olmak üzere bütün bildik ilişkiler hem daha yoğun ve hem de daha hızlı olmakta. 

Tamam! Bunu anladık.

Ama cümlenin ikinci kısmına gelince bu cümle tam bir deli saçması ve birinci cümleyle bir mantıksal ilişki içinde değil. “Bu durum avukatlara ve barolara, gelişimin ve değişimin mihmandarı olma sorumluluğu” yüklüyormuş. 

Hangi değişim? Hangi gelişim? Küreselleşmeyle başlayan, yoğunluğu ve sıklığı değişmiş ilişkilerin değişimi mi? Eğer buysa barolar ve avukatlar bunu nasıl yapacaklar? Bu soruların cevabı bu cümlede yok. Ama anladığımız avukatlara ve barolara 21.yüzyıla uyumlu işler yapma sorumluluğu yüklenmiş (ne demekse?): Durum bu!

Metnin devamında ise anlıyoruz ki aslında sorun barolarda avukat sayılarının çok şişmiş olmasıymış. Bu nedenle de gençlere yeteri kadar eğitim veremiyorlarmış. Öyle ki, İstanbul Baro’sunda 46 bin, Ankara Baro’sunda 18 bin, İzmir Baro’sunda 10 bin vs. vs. varmış. 

O zaman bu kamu hizmeti de küreselleşmeyle birlikte (!) çok maliyetli hale gelmiş. İşte bu nedenle de barolar bölünmeli, rekabet artmalıymış. Aslında bu söylenenleri şöyle de ifade edebiliriz: Küreselleşme oldu, bazı kamu alanlarında verimlilik düştü, dolayısıyla kamu hizmetinin maliyeti arttı. Çözüm ne? Çözüm “Özelleştirme”!

“Özelleştirme” kelimesi tabii ki bu tartışmada yeri olan bir kavram değil, kullanmamın nedeni ise bu cümlelerin ima ettiği anlayışın tıpkı, KİT’ler ve devlet sektörü verimsiz işletmeler, bunları özelleştirerek daha verimli hale getirmek mümkün diyen neoliberal anlayışın bir başka tezahürüne neredeyse tıpa tıp benzemesi.

Yahu iyi de bu anlayış 1980’lerde ortaya çıkmış neredeyse 30 yıl sürmüş ve 2008 krizi ile iflas etmiş bir anlayış değil miydi?

Hükümet milletle dalga mı geçiyor? Üstelik, hemen hemen her konuda büyük “merkezileşme” hamleleri yapmakta olan bir hükümet birden bire baroları “adem-i merkezileştiriyorum” derse, onları parçalayarak, daha etkin bir yargı mekanizması yaratmak istiyorum derse aslında asıl niyetini gizlemiş olduğu anlaşılmaz mı?

Bence, bu teklif, Hükümetin, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir Barolarının muhalefetini bertaraf etmek yönünde attığı adımdan başka bir anlama sahip değil. Gerekçe olarak söylenenler de “Laf olsun! Torba dolsun!” kabilinden cümleler. 

Bu adım çok tehlikeli bir adım: İki nedenle 1980 darbesi öncesinde polis teşkilatının Pol-Der ve Pol-Bir diye bölünmüş olduğunu unutmayalım. 1980 darbesine gerekçe kılınan insani çöküşün önemli nedenlerinden biri de bu kutuplaşma değil miydi? 

Bu denli kutuplaşmış bir toplumda hemen her şeyin kutuplaşacağını söylemek büyük bir öngörü olmasa gerek.

Erol Katırcıoğlu'nun yazısı Yeni Yaşam Gazetesi'nden alınmıştır