Yavuz Baydar
Oca 14 2018

Hak hukuk mezbahası...  

Alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) kararlarını 'takmaması' ardından ortaya çıkan durum, gelişmeleri kılcal dikkatle takip eden herkesin epeydir tekrarladığı acı gerçeklerin kamuoyuna bağıra bağıra ve göstere göstere teyit edilmesinden ibarettir.
 
Türkiye'nin yargı mekanizması çökmüş, adalet sistemi iflas etmiş, hak arayışlarının asgari güven duyulacak bir adresinin kalmadığı anlaşılmıştır.
 
Türkiye bir hukuk devleti olma niteliğini tamamen kaybetmiştir.
 
İktidarı ele geçirenin onu bir kıyım aracı olarak kullandığı feodal dönem öncesi formatlara geri dönülmüştür.
 
Gezi olaylarıyla görünürlük kazanan 'ağır çekim sivil darbe'nin ülkeyi getirdiği bugünkü nokta, bir demokrasiye işlerlik ve meşruiyet sağlayan kuvvetler ayrılığının fiilen lağvedilmiş olma noktasıdır.
 
Bir yanda 'yerli ve milli' sayıklamaları, öbür yanda 'tek şu tek bu tek o' tekerlemeleri eşliğinde; halkın çoğunluğuna satın aldırılan yeni düzenin resmidir bu.
 
Çoğunlukçuluğun hızla faşizme dönüştüğü bir kuvvetler birliği üzerinde 'Türk-İslam Sentezi' harcıyla karılan betonarme yapı, halkın demokrasi diye inleyen kesimleri üzerinde eze eze kurulmaktadır.
 
Bu Milliyetçi Cephe'yi topluma yeni bir deli gömleği gibi zorla giydirecekler.
 
Karşılarında engel gördükleri ne varsa indiriyorlar.
 
Medya sektörü ve yüksek öğretim sisteminin belinin kırılması ardından KHK 694 ve 696 ile Meclis'in kolu kanadı yolunmuştu.
 
Yasama işlevsiz bir kurum haline getirildi, yetmedi tabii.
 
AYM'nin de bilfiil sıfırlanmasına geçildi.

Üst mahkemenin gösterdiği utangaç hayat belirtisi bile fazla geldi.

Tuzu daha fazla kokutacaklar.

Kriz hızla derinleşiyor. Rejim hızla koyulaşıyor.
 
AYM olayının ürettiği üzüntü dalgası gayet iyi anlaşılır.
 
Elbette ki, Hitler ve Stalin döneminin saçmalık ve zalimlikleriyle yarışan, hatta akıldışılıkta o dönemlerin barbar yönetimlerini bile fersah fersah geride bırakan eziyet dalgasını, bugün görüşleri nedeniyle siyasi mahpuslar olarak demir parmaklıklar arasına tıkılan hiçbir demokrat zerre kadar haketmiyor.
 
Devletin içine ve etrafına çöreklenmiş bir lumpen yığını, bu ülkenin sağdan veya soldan yetişmiş nadide aydınlarını, özgürlük tutkunu insan kaynaklarını hırpalamakla, imha etmekle meşgul.
 
Tek varlıkları akıl ve bilgi olan bu korumasız insanları saçmasapan suçlamalarla hedef almak, ezmek, ve adaleti engellemek düpedüz suçtur, alçaklıktır.
 
Yaşanan, korkunç bir zorbalık ve trajedi dönemidir.
 
Ama AYM kararının ürettiği şaşırma furyasının, 'bu kadar da olmaz' tepkisinin açıkçası pek de anlaşılır bir yanı yoktur.
 
Aslında gidişat Gezi olaylarından başlayarak, 17-25 Aralık üzerinden devam ederek, 2014 boyunca hukuk sisteminin allak bullak edilmesiyle, ve 15 Temmuz kalkışma teşebbüsü ardından gelen OHAL ile zaten kendisini yeterince belli etmişti.
 
Basit bir deyişle, faşizm, 'geliyorum' demişti.
 
Ne yazık ki, bir kesim muhalefet de, optik kaymalar ve saplantılar nedeniyle, yalan dolan talan değirmenine su taşıdı.

7 Haziran'la gelen fırsat, Meclis'in üçüncü büyük partisinin muhalefetin utanç verici işbirliğiyle kıyıma uğratılmasıyla ağır çekim bir intihar teşebbüsüne dönüştü.
 
15 Temmuz sonrasında insan hakları mezbahasına dönüşen ülkede muhalefetin ana gövdesi maalesef bir sessiz film oyununda aktör oldu.
 
Akıllara seza bir ahmaklık dizisi içinde kartopu etkisiyle büyüyen gaflet, Anayasa Mahkemesi'nin işlevsizleştirilmesi olayıyla, bize muazzam fecaati bir kez daha hatırlatıyor sadece.
 
Bu fecaat, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı sistem krizidir.
 
Yaşanan, diplerdeki müzmin çürümenin su yüzüne vuruşudur.
 
O 'kapsam'ın içinde, içler acısı bir siyaset kültürü krizi boyutu var.
 
İktidarı, ele geçirdiğinde mengene olarak kullanmakla sınırlı bir kültür bu.
 
Bu kültür, sahada hakem filan istemiyor.
 
Kendi kuralını kendisi koymayı, tek kale oynamayı etrafa demokrasi mücadelesi olarak pazarlıyor.
 
Bu çürük siyasi kültürün İslamcı, muhafazakar, 'maneviyatçı', milliyetçi ve militarist, hatta bası 'sözde sol' kesimlerdeki temsilcileri, işte bu hızla büyüyen sistem krizinin içinde kendilerini eşine hiç rastlamadıkları bir ortak noktada buldular; şimdi durumdan şevk ve hınçla vazife çıkarıyorlar.
 
Mevcut seçmen sosyolojisi ve toplumdaki dikta sempatisi onlara güçlü bir başarı perspektifi sunuyor.
 
Bu arada olan, Türkiye için huzurlu, barışçı, öngörülebilir bir gelecek uman, bunun için çırpınıp durmuş insanlara oluyor.
 
Altan, Alpay, Alkan, Demirtaş, Atalay, Sabuncu, Yücel, Kışanak, Kavala, Bulaç, Berberoğlu, Şık...
 
Çoğu hapiste.
 
Gerçekçi olmak gerekirse, çoğunun bu kollektif cinnet ve cehalet döneminde, toplumda anlamlı ve cesur bir karşılığı yok.
 
Kalan sosyal gruplar ise kafasını kaldırdıkça sopayı yiyor.
 
Zalim devletin uygulama sicili çok acımasız. Öte yandan, demokratik bir ortak ifade özgürlüğü alanı olan sokak, bir mayın tarlası.
 
Yaşanan elbette bir çaresizliktir.
 
Bir alternatif yokluğudur; lidersizliktir.
 
Faşizmin ürediği, kök saldığı, her yeri sardığı en bitek arazi de budur.
 
Yazının başında AYM olayının yeni ve güçlü kırılma noktası olduğunu ima etmiştim.
 
Türkiye'yi iyi kötü bütünlük içinde tutan gövdeden bu olayla büyük bir buzul koptu.
 
Ne olacak şimdi?
 
Gündelik işlerle uğraşan adamsendeciler, inkarcılar veya yalanda yaşayanlar görmüyor olabilir. Ama bu olay, iktidar için bir test olayıydı. Her zaman olduğu gibi, hukuk tanımamada birkaç adım daha atıldı, ve görüldü ki, toplumda üç beş soylu aydının çıkışı dışında pek bir kıpırtı yok.
 
Dudak bükülen Pakistan'da bile yakın geçmişte, çürük siyasetin yargıya meydan okuması ardından binlerce yargı mensubu sokaklara dökülmüştü.
 
Türkiye'de tık yok.
 
Normal şartlarda baroların, yargıçların, savcıların, dürüst bürokratların bu kepazelik karşısında sokaklara dökülmeleri ve AYM binası etrafında nöbete geçmeleri beklenirdi.
 
Burası Pakistan bile değil.
 
Ve...
 
Bundan sonra, AYM'nin öylece kendi haline bırakıldığı, bir tabela kurumuna dönüştüğü sürece tanıklık edeceğiz.
 
Ya da - muhtemeldir - daha dramatik bir safhaya geçeceğiz.
 
Toplumda hiçbir sivil direniş görmeyen (CHP ve HDP'nin Meclis'ten çekilmesi, büyük iş camiasının artık vergi vermeyeceğini ilan etmesi, işçilerin iş yavaşlatma veya durdurması, meydanlarda sessiz durma oturma eylemleri vs) iktidar partisi AKP ve fiili ortağı MHP, Meclis'teki oylarını AYM'nin yetkilerinin budanması yönünde kullanabilir.
 
Veya, daha da cüretkarı: Yeni bir KHK ile AYM aleyhinde idari tasarruflar bile ilan edebilir.
 
Olmaz olmaz demeyin.
 
O dönem çoktan geride kaldı.
 
O yüzden, gerçekçi olmak, gerçekçi tespitler yapmak gerekiyor.
 
Gerçekçi tespit yapılırsa, atılacak adımlar sağlıklı olur.
 
Yalanda yaşanmaktan kurtulunur.
 
Gelinen nokta faşizmdir.
 
İşlevsiz bir Meclis'in ve üst yargının, sadece kurumsal çıkarları için debelenen birkaç siyasi partinin varlığı bunun tersi anlamına gelmez.
 
Faşizm, jenerik bir kavramdır.

Umberto Eco'nun da işaret ettiği gibi, tüm otoriter, otokratik, mobokratik, oklokratik, totaliter, dikta rejimlerini dünya vatandaşları nezdinde anlaşılır, kavranır ve kolayca yorumlanabilir hale getirir.
 
O nedenle faşizm tespitini mevcut durum için yapmak gerekli ve önceliklidir.

Ondan sonra isterseniz otokrasi, isterseniz istibdat, isterseniz tiranlık, isterseniz despotluk, isterseniz, güvenlikçi polis devleti, totaliterlik dersiniz, o artık size kalmış. 

Adı nedir evresini geçtik.

Bakın, bundan sonrası daha iyi olmayacak.
 
Besbelli ki, içine gömüldüğü hukuksuzluk bataklığı yüzünden iktidardan inmeyi veya indirilmeyi bir opsiyon olarak hayatından tamamen silmiş olan 'yüce lider', sertleşmede sınır tanımamakta kararlıdır.
 
O herşeyi göze almıştır artık.
 
Koltuğunu sarsacak hareket ne kadar küçük veya masumane olursa olsun, karşısında onun sıfır toleransını bulacaktır.
 
Muhalefete sıfır tolerans ve intikam, faşizmin koyulaşan tonlarını içerisinde taşıyacaktır sadece.
 
Peki umut?
 
Onu, kendi kısır kimliklerine saklanmış olan, 'yerli ve milli' kalmak uğruna muhalefetin bir kesiminin hapse atılmasına dahi sessiz kalan anamuhalefete ve ortalıkta genel manzaranın adını koymamak için kem küm eden; ülkenin bir avuç cesur aydınını yapayalnız bırakan, hapishaneler önünde yatıp kalkmayan, genetiği bozuk 'elit'e soracaksınız.
 
Şu ana kadar bunlardan gelen bir cevap yok.
 
Tarihin öğrettiği hakikat şudur:
 
Faşizme muhalefet sığ ve donuk, ürkek bir legalizmle olmaz.
 
Faşizm sığ, ürkek ve donuk legalizme önce güler, sonra da onu hışımla ezer geçer.
 
'OHAL'i kaldırın' demek, ciğerci dükkanında ciğerlere dalmış bir kediye 'ne olursun yeme' demekle eşdeğerdir.
 
Rica dönemi çoktan geride kaldı.
 
Atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.
 
Peki...
 
Bugüne ait yeni şeyler düşünecek bir siyasi muhalefet var mı?
 
Hayır.
 
Onlar, 16 Nisan referandum sonucunun getirdiği, Orta Asya rejimi kurallarıyla oynanacak bir sözde 'seçim'le düzeni değiştireceklerini sanıyorlar.
 
İnanın, çok daha sert şoklar yaşayacaklar.
 
Osmanlı, boşuna 'etrak-ı bi-idrak' dememiştir.