Hani adaletin kestiği parmak acıtmazdı?

Amerikan Film Enstitüsü (AFI) hemen her konu başlığı altında o janrın en iyi on filmini sıralamış; bakalım ve ilgilendiğimiz konularda çevrilmiş filmlerin kaçını gördüğümüzü anlayalım diye…

Biraz önce ‘mahkemeli filmler’ (Courtroom Drama) başlığı altındaki filmlere baktım. Sıraları şöyle:

  1. Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird)
  2. 12 Öfkeli Adam (12 Angry Men)
  3. 3. Kramer Kramer’e Karşı (Kramer Vs. Kramer
  4. Hüküm (The Verdict)
  5. Birkaç İyi Adam (A Few Good Men)
  6. Savcının Tanığı (Witness for the Prosecution)
  7. Bir Cinayetin Anatomisi (Anatomy of a Murder)
  8. Soğukkanlılıkla (In Cold Blood)
  9. Karanlıkta Bir Çığlık (A Cry in the Dark)
  10. Nuremberg Mahkemesi (Judgment at Nuremberg) 

Tam emin olmamakla birlikte bu filmlerin her birini, tabii zaman içerisinde, izlediğimi sanıyorum. Alanında iyi seçilmiş on film bu.

İçlerinden beni en etkilemiş olanı ikinci sırada yer alan Sidney Lumet imzalı ‘12 Öfkeli Adam’ filmidir. 

Babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki bir gençle ilgili kendilerinden karar beklenen 12 kişilik jürinin, içlerinden sadece birinin “Kuşkum giderilmiş değil, o yüzden suçlu diyemem” tavrı üzerine başlayan tartışmaları aktarır film. Tartışmaları izlerken 12 jüri üyesinden bazılarının tamamen kişisel sebeplerle sanığın ‘idam’ edilmesini arzuladığını öğreniriz. Sonunda, oybirliğiyle çıkması beklenen jüri kararı “Suçlu değil” şeklinde tecelli eder.

Suçlu bulunsaydı idam edilecek genç adam böylece serbest kalır.

Amerikalılar devletin değişik kurumlarına güven duygusunu biraz da filmlerden edinir; Hollywood bu işe de yarar. 1957 tarihli ‘12 Öfkeli Adam’ filmi yargı sürecine güvenme duygusunu kökleştirmiştir.

Herhalde söylememe gerek yok: Yargı konusuna özel ilgim var. Bu sebeple yalnızca mahkemeli filmler ve dizileri (aklımda biri eskilerden ‘Perry Mason’, diğeri yenilerden ‘Goliath’ olmak üzere en az ikisi var) izlemekle kalmam, bu alanın en iyisi bilinen romancı John Grisham’ın hemen bütün eserlerini de okumuşumdur. 

‘Hesaplaşma’ diye çevrilebilecek en son eseri ‘The Reckoning’te biraz ekilere gider ve 2. Dünya Savaş’ından yeni dönmüş bir yerel kahramanın mahallesi papazını öldürmesi sonrasında yaşanan mahkeme sürecini anlatır Grisham“Böyle biri durup dururken papazı neden öldürsün?” sorusunun cevabı boşuna aranır roman boyunca. Adam sonunda idam edilir.

Anlamsız denilecek bir cinayet ve pisi pisine bir ölümdür bu.

“Bu konu da nereden çıktı?” diyeceklere Osman Kavala’nın da yargılandığı ‘Gezi davası’ ile ilgili karar sonrasında ülkemizde yaşananları hatırlatmak isterim.

Uzun sürmüş bir mahkeme süreci sonucunda davada yargılanan herkes –Kavala da dahil- beraat etti.

Aklandılar. 

Ne kadar hapiste yattılarsa boşuna yatmış oldular.

Kararla ‘Gezi davası’na konu olan olayın da, hiç değilse yargılananların o konuyla ilişkisi açısından, savcılık tarafından suçlandığı türden bir kalkışma olmadığı belirlenmiş oldu. Olaya en baştan çok daha farklı tepki verilseydi, muhtemelen kirli eller protestoyu yolundan saptırmak fırsatı bulamayacak ve bazılarının bir çeşit ‘Majino hattı’ özelliği kazandırdığı ‘Gezi’ bir doğa sevgisi üzerinden değişik görüşlerin buluşmasına yol açabilecekti.

Neyse, kendimi mahkeme kararıyla sınırlı tutayım.

Kaç gündür AK Parti’nin her düzeydeki temsilcilerinin karara verdikleri tepkileri izliyorum ve inanın anlamakta zorlanıyorum. Sonuçta bir mahkeme kararı bu ve en başta yürütme ve yasama organlarında yer alan kişilerin yargının bu kararına saygı göstermesi beklenir.

Hayır, öyle olmuyor; her açıklama kararı veren yargıçları suçladıkça suçluyor. [Galiba haklarında soruşturma da açılmış.]

Gezi’ye daha en başından gençlere anlayışla yaklaşılması yönüyle yaklaşmış olan dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün karardan hemen sonra kendisiyle yapılan bir mülakatta o eski yaklaşımı çizgisinde verdiği cevap bile, sanki yeni bir tavırmış gibi, AK Parti sözcüleri tarafından eleştiri konusu yapılabildi.

Bu arada, sayelerinde Gezi’nin ‘bütün kötülüklerin anası olduğunu’ bir kez daha öğrenmiş olduk.

Öyle bile olsa, ‘12 Öfkeli Adam’ filminde olduğu gibi, sıradan 12 kişinin yansıttıkları duyarlılıkla eşdeğerde bir hisle eldeki konuya yaklaşılsa ve “Acaba olaya olumlu anlamda farklı bir tepki verilseydi ne olurdu?” sorusuna cevap aranmalı değil midir? 

Muhtemelen kötü senaryoların hiçbiri gerçekleşmeyecekti öyle davranıldığı takdirde…

Adalet ile Şeriat sözcüklerinin eş-anlamlı kullanıldığı dönemlerde eskiler “Şeriatın kestiği parmak acımaz” derlerdi.

“Mahkeme kararları mutlaka parmağı acıtmalı” kanaatiyle adalet yerine gelmiş olmuyor.

Birileri tersine açıklamalar yapanlara bunu hatırlatmalı.

[Bu arada, “Neden Osman Kavala üzerinde ısrarla duruluyor, neden yeniden tutuklandı” sorusu da bu yazıyla cevabını bulmuştur umarım.]


Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel internet sitesinden alınmıştır.