Ertuğrul Günay
Mar 26 2018

Hukuk uygulayıcılarının dikkatine...

Türkiye'nin demokrasi tarihi hukukun siyasallaşmasının toplum yapımızda yarattığı tahribattan dersler çıkarmamıza yeten sayısız örnekle doludur. Yakın geçmişte de bu yolda yapılan yanlışlar ve bu yanlışları iktidarın arkalamasının hem ülkeye, hem iktidara verdiği zarar unutulmamalıdır.

Geçen haftalarda yargıç ve savcı adaylarının görev yerlerini belirlemek için kura çekiliş töreni Cumhurbaşkanlığı Sarayının toplantı salonunda yapıldı. Yargı alanında görev yapacak olan genç hukukçular için bu yer seçimi pek doğru olmadı.

Sayın Cumhurbaşkanı elbette böyle bir törene katılabilir, ülke sathına yayılacak ve çok önemli bir anayasal erki ''millet adına'' kullanacak bir mesleğin yeni mensuplarına başarı dileğinde bulunabilir.

Olağan devlet işleyişinde -cumhurbaşkanının anayasa uyarınca ettiği tarafsızlık yeminine özenli davrandığı ortamda- bunda bir sakınca olmayabilir.

Ancak Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi iklimde bu törenin, yargının önceki dönemlerde kullanageldiği alışılmış mekanlarda yapılması daha uygun olurdu.

Çünkü şu anda Türkiye'nin devlet işleyişinde en önemli sorun -haklı ya da haksız- Anayasa'da öngörülen ve -ister başkanlık, ister parlamenter olsun- tüm demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu sayılan 'kuvvetler ayrılığı' ilkesinin zedelendiği tartışmasıdır.

Yargının tüm mensuplarının ve bu tür simgesel toplantıları düzenlemekle görevli ve yetkili olanların bu konularda azami özen ve dikkati göstermeleri, hukuk devletine ve devletin temeli olan 'adalet' ilkesine saygının ve bağlılığın gereğidir.

Böyle bir özen ve dikkat, hukukçuların ülkede gücünü azaltmaz; bütün siyasi taraflara eşit mesafede durmak hukukçuların hem gücünü ve hem de saygınlığını arttırır.

Nitekim, böyle önemli bir törenin daha işin başında aldığı siyasal görüntü, olağan bir ortamda belki üzerinde durulmayacak bazı atama ve yer değiştirme işlemlerinin, kamuoyuna incitici boyutlarda yansımasına yol açtı.

Örneğin, bir yüksek yargı organı sayın başkanının birinci derece yakınının doğuda bir ile kura çekmişken, bir gün sonra Ankara'ya alınarak yer değiştirmesi, hukuk mesleği içinde bile kayırmacılığın vardığı boyutların bir örneği olarak günlerce tartışıldı, durdu.

Tartışma o kadar büyüdü ve mesleğin bütününü ilgilendiren hale geldi ki, HSK sayın Başkan Vekili (ki fiilen HSK Başkanı konumunda sayılabilir), bu konuda açıklama yapmak, işlemin bir kayırma değil, her zaman uygulanan bir 'eş durumu' ataması olduğunu, çok sayıda başka örnek de bulunduğunu uzun uzun anlatmak zorunda kaldı.

HSK sayın Başkan Vekilinin verdiği bilgiler kuşkusuz doğrudur; benzer örnekler geçmişte de yaşanmış olabilir.

Buna karşın olayın kamu vicdanında böyle infial bulmasının ve hala sorgulanır olmasının, bu yer değiştirmenin ötesinde nedenleri var. Geçmişte yüksek yargı başkanlarının, üst düzey siyasilerle verdiği fotoğraflar, kamuoyunda yargının siyaset karşısında bağımsızlığı ve tarafsızlığını sorgulanır hale getirdi.

Bir yüksek yargı başkanının, önceki yıl bir muhalefet partisinin meşru kitle eylemi hakkında sarfettiği küçümseyici sözler, adalet mensuplarının -üstelik en üst düzeyden bazılarının- olaylara siyasi gözlükle baktığının adeta örneği oldu.

Oysa, Türkiye'nin demokrasi tarihi, hukukun siyasallaşmasının toplumsal yapımızda yarattığı tahribattan dersler çıkarmamıza yeten sayısız örnekle doludur.

Yassıada Mahkemeleri, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat yargılamaları daha bugünden hukuk tarihimizin yüz kızartıcı sayfaları olarak anımsanmaktadır.

27 Mayıs'ta yargıladıkları siyasilere ''sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor'' diyen Mahkeme Başkanı, 12 Eylül'de darbenin lideri karşısında cüppeleriyle eğilen Yüksek Mahkeme yargıçları, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay brifinglerinde zamanın egemenlerini ayakta hararetle alkışlayan hukuk mensupları, herhalde özgeçmişlerinde bu sayfaların okunmasından hicap duyacaklardır.

Hukukun siyasallaşmasının ders çıkarmamız gereken kötü örneklerinden biri de yakın geçmişte yaşandı. Başlangıçta -neredeyse- tüm toplumun devlet içine çöreklenmiş, demokrasi karşıtı odaklara karşı meşru bir soruşturma olarak gördüğü 'Ergenekon' adı verilen yargılamalar, yargıya yerleşmiş bazı 'dinci' odaklar tarafından kısa bir süre sonra özel bir hesaplaşmaya dönüştürüldü, iktidar da bu hesaplaşmada talihsiz bir aymazlıkla (bu davaların savcısıyım! söylemiyle) taraf konumunu seçtiği için, yargılama pervasız devam etti, vahim boyutlara ve sonuçlara vardı.

12 Mart ve 12 Eylül yargılamalarını bilen deneyimli bir hukukçu ve bir Hükümet Üyesi olarak, daha işin başında bu yargılamaların yanlışlığını ve sadece sanıklar açısından değil, meşru iktidar açısından da zarar verici olabileceğini söylediğimi çok iyi anımsıyorum. (19 Nisan 2009, Gazeteler)

Benim bu açıklamama zamanın Adalet Bakanı ''Yargı görevini titizlikle yapıyor'' diyerek cevap vermiş, bu kaygı verici 'sözde' yargılamaları hararetle destekleyen bazı basın organlarında da aleyhime ağır nitelemelerle yazılar yazılmıştı. (20 Nisan 2009 vd. Gazeteler)

Yargı, siyasal güce karşı ne kadar bağımsız ve her türlü olay ve olgu karşısında ne kadar tarafsız olursa, sadece o kadar saygın olmakla kalmaz; temelini oluşturduğu devlete ve adına karar verdiği millete o kadar layıkıyla hizmet etmiş olur.

Çünkü, bir toplumun bütünlük ve dayanışma içinde yaşaması, bazı değerlere tutunması ve bazı kurumlara güvenmesiyle mümkündür. Değerleri sarsılmış ve güveneceği, sığınacağı bir kurum kalmamış olan bir toplumu bir arada tutmak zordur, giderek olanaksızlaşır.

Nüfusu hızla artan, eğitimi ve istihdam imkanları yetersiz bir toplumda siyaset bunu başaramaz; en güçlü ve sürekli iktidarların bile başaramadığını yaşadık, gördük.

Böyle bir ortamda devleti ayakta, milleti birlikte tutacak öncelikli güç hukuktur, adalettir, doğru, tarafsız, bağımsız işleyen yargıdır. Yargının doğru işleyişi toplumda adalet inancını güçlü kılar. Bir toplumda barış ve esenlik de ancak adaletle sağlanır.

Bazı sözler tarihin binlerce yılık deneyimi içinden süzülerek gelmiş birer hayat düsturudur. ''Adalet mülkün temelidir!'' özdeyişi böyle bir tarih felsefesinin özetidir. Siyasetten iktisattan, kuvvetten önce 'Adalet''.

Hukuk uygulama erkini kullanan değerli yurttaşlarımıza, mütevazı -ve deneyimli- bir hukukçu olarak saygıyla anımsatmak isterim:

Dünyada birçok meslek mensubu gösterişli üniformalar giyerler; ancak sadece hukukçuların meslek  giysilerinin düğmesi yoktur; hukukçular kimse karşısında ceket iliklemezler!