Nesrin Nas
Şub 20 2018

İtibar neyle ölçülür

Bir ülkenin itibarı ancak bu kadar zedelenebilirdi...

Çok değil, sadece 4 yıl önce Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde yerimiz 113 ülke arasında 59. sıraydı. Özgürlük Endeksi”nde  de “yarı özgür” ülkeler arasındaydık.

Oysa bugün “Hukukun Üstünlüğü” endeksinde  101. sırada, “Özgürlük” endeksinde de “özgür olmayan” ülkeler kategorisindeyiz.

Deniz Yücel’in bir yıldır “tutuklu” değil “rehin” olduğu açığa çıktığına göre Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 101. sırada dahi kalabilmemiz güç gibi...

Özgürlük Endeksi’nde ise zaten üç kategorinin en kötüsü içindeyiz. Daha kötüsü yok...

Sadece 16 Şubat 2018 gününde verilen üç yargı kararı, iki endeksteki yerimizi ziyadesiyle hakettiğimizi göstermekle kalmıyor, yoruma yer bırakmayacak bir Türkiye tablosu koyuyor önümüze.

Mesela sadece o gün verilen yargı kararlarına bakarak, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’nın değerine ilişkin bir fikir sahibi olmak mümkün...

Türkiye kökenli Deniz Yücel’in özgürlüğüne kavuşması için vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu Federal Almanya’nın Cumhurbaşkanı’ndan Başbakanı’na, Dışişleri Bakanı’ndan diğer tüm yetkililerine kadar herkes seferber oldu.

Buna karşılık, Türkiye, Alman vatandaşı Yücel’in eline “tutukluluğunun devamı kararı”nı tutuşturarak tahliye ettiği gün, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan yazarlar Ahmet Altan, Profesör Mehmet Altan, gazetecilikte bir ömür eskitmiş Nazlı Ilıcak, Şükrü Tuğrul Özşengül, Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı’yı yazdıkları yazılar ve ifade ettikleri düşünceleri yoluyla “Anayasayı ortadan kaldırmak” suçundan müebbet hapse mahkum etti.

Bu arada tutuklandığında TBMM’nin üçüncü büyük partisi HDP’nin Eş Genel Başkanı olan ve 460 gündür tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın üç gün süren savunması da tamamlandı ve beklendiği gibi “tutukluluğunun devamına kararı” verilerek, duruşma yeni bir tarihe ertelendi.

Zaten yargının gözü açık, zihni kapalı halini iyi bilen Demirtaş da tahliye talebinde bulunmamıştı...

Ama, Deniz Yücel, tüm itirazlarına rağmen, hakkında 18 yıla kadar hapis istemiyle hazırlanan iddianamenin açıklandığı gün tahliye edildi.

Deniz Yücel’in tahliye edilmesi sevincini gölgeleyen  “pazarlık” kokuları tartışmasını bir kenara bırakarak, bu üç mahkeme kararı üzerinden bir hukuk devleti olma ya da hukuk devleti bir yana devlet olmama hallerine bakalım.

Federal Almanya, çağdaş bir hukuk devleti için önemli ve öncelikli olanın pasaportunu taşıyan kişinin etnik kökeni, inancı ve fikirleri olmadığını, önemli ve öncelikli olanın vatandaşlık bağı olduğunu tüm dünyaya, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlere bir kez daha gösterdi. Daha önce de yine bir Türk kökenli Alman vatandaşını ABD’nin elinden, Guantanama’dan almıştı.

Federal Almanya’nın seçilmiş yöneticileri, Almanya’ya vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin sahip olduğu anayasal temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü oldukları bilinciyle adım atarken, biz anayasanın güvence altına aldığı temel hak ve özgürlüklerin, Anayasa Mahkemesi Kararı’na rağmen, hiçbir hükmünün olmadığını, tek geçerli hükmün iktidar partisi yandaşlığı olduğunu böylece daha iyi anladık.

Zaten dünyada oturum ve yatırımcı vatandaşlık danışmanlığı veren Henley&Partners’ın açıkladığı “Vatandaşlık Kalitesi” endeksinde Almanya 195 ülke arasında birinci sırada, biz ise 88.sıradayız. Üstelik Almanya son beş yıldır dünyada başı çekiyor. Almanya’nın puanı 100 üzerinden 82.7, Türkiye’nin puanı ise 35.2.

Karşılaştırmalı vatandaşlık konusu üzerine çalışan anayasa hukukçusu Prof. Dr.Dimitry Kochenov, endeksin temel dayanağının vatandaşlıkların değerlerini karşılaştırmaya imkan vermesi olduğunu belirtiyor.

Kochenov: “Ülkeler gibi vatandaşlıklar da değişiklik gösterir. Ülke gücü ile vatandaşlığının kalitesi arasında doğrudan bir ilişki yoktur ancak vatandaşlık sahip olduğumuz imkan ve yaşam kalitemizin belirlenmesinde önemli bir rol oynar” diyor.

Nitekim 16 Şubat günü üç ayrı mahkemede verilen kararlar da Vatandaşlık Endeksi’ndeki manzarayı ve Profesör Kochenov’u doğruluyor...

Gelelim bu yargı kararlarının kafamıza vura vura bize anlattıklarına:

Bir yıldır duruşmasız-iddianamesiz ve “ben burada olduğum sürece çıkamaz” tehditleri altında tutukluluğu süren Deniz Yücel’in, Başbakan Binali Yıldırım’ın “ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur” açıklamasından sadece 24 saat sonra  apar topar tahliye edilmesi, Deniz Yücel’in “sanık” değil “rehin” olduğunu ve yaşamının bir yılının ondan çalındığını kanıtladı.

Türkiye’de yargının siyasi iktidarın ağır baskısı altında bulunduğu “tarafsız ve bağımsız yargı” tezlerinin hiçbir karşılığının olmadığı açığa çıktı.

“Adalet mülkün temelidir” sözüyle devletin temel taşı dediğimiz hukukun “H” sinin kalmadığı, dolayısıyla “devlet” denen organizmanın da artık olmadığı anlaşıldı.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından başka kimliği bulunmayan ve TC. adaletinden başka sığınacak yeri olmayan milyonlarca Türkiye vatandaşının kaderinin bir kişinin iki dudağı arasında bulunduğu, bunu anlamak istemeyenlere bir kez daha anlatıldı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün açıklamasında vurgulandığı gibi, bu üç yargı kararının halen yargılanan diğer gazeteciler, yazarlar ve muhalifler için tehlikeli bir emsal oluşturduğu ve iktidarın muhalif sesleri susturmak için ne kadar ileri gidebileceği görüldü...

Öte yandan Alman Şansölyesi’nin uyarısının ivedilikle yerine getirilmesi Türkiye’nin gücünün  sınırlarını, ekonomisinin kırılganlığını, savunma kapasitesinin dışa bağımlılığını herkese gösterdi.

Kaldı ki, ekonomide tüm göstergelerde bozulmanın hızlanmış olduğunu, cari açığın beklentinin çok üzerinde gelerek milli gelirin yüzde 5.4’üne çıktığını düşünürsek, Almanya’ya artık kafa tutamayacağımız açık.

Bir de elimizi iyice zayıflatan reel sektörün yönetilmesi güç kaynak yapısı sorunu var. Şirketler çoğu döviz borcu olmak üzere 38 TL özkaynağa karşılık 62 TL borç kullanıyorlar.

İşsizlik bulunan sihirli formüllerle yerinde sayıyor gibi görünse de, şimdilik sadece yazar, gazeteci ve muhalifleri ilgilendirdiği sanılan hukukun üstünlüğü yara aldıkça yabancı yatırımcı gelmediği gibi yerli yatırımcı dışarıya kaçıyor.

Ağırlıklı olarak hukukun üstün olduğu Avrupa ülkelerini tercih eden yerli yatırımcı giderken beraberinde iş umutlarını da alıp gidiyor. Bu yatırımlardan yararlanan yan sanayiden ileri-geri bağlantılı alt sektörlerden tedarikçilere kadar bir dizi KOBİ de böylece kapısına kilit vuruyor.

Görüleceği gibi toplumda var olan güven bunalımını daha da derinleştiren, toplumun dokusunu bozan ve siyasetten ekonomiye tamiri zor kırılmalara yol açan hukuk dışılık dışarıda itibar, içeride ağır bir güven kaybı maliyetiyle karşımıza dikiliyor.

Sonuç olarak, 16 Şubat günü verilen kararlarla, Türkiye’nin yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ile son bağlarını da koparmasının artçı sarsıntıları epey can sıkıcı olacaktır.