Nesilleri yargıya güvene kavuşturmanın yolu mutlaka bulunmalı

İlk Selda Bağcan’dan dinlemiştik sanıyorum; sonraları başka sanatçılar da söylediler ama benim kulak hafızamda hala onun sesiyle duruyor:

“Adaletin bu mu dünya? 

Ne yar verdin ne mal dünya 

Kötülerinsin sen dünya 

İyileri öldüren dünya…”

Hukukta ilk çağlardan bu yana en genel ilke “Bir kişi yanlış yere bir gün hapis yatacağına, bin suçlu serbest kalsın” çarpıcı cümlesidir.

Bir insanı haksız yere özgürlüğünden mahrum etmek en fazla adalet kurumuna zarar verir.

Çağımızda idam cezasının pek çok ülkede kaldırılmasının, hala o cezayı uygulayan ülkelerde infazların nadiren yerine getirilmesinin en önemli sebebi de yanlış yargılama ihtimalidir.

Ağır-hafif cezalara çarptırılmış ve hayatlarının önemli bir bölümünü cezaevinde geçirmeye zorlanmış azımsanmayacak sayıda insanın nice sonra suçsuzluklarının kanıtlandığı türden olaylar çoktur.

Teknolojide sağlanan ilerlemelerin tıp alanına katkılarıyla, vaktiyle suçlusu bulundu diye ağır cezalar verilerek kapatılan dosyalar yeniden açılınca, pek çok cezaevi konuğu özgürlüğüne kavuşabildi.

İdam edilmediyseler tabii…

Adaleti her ülkede yargı kurumu dağıtıyor. Birkaç aşamalı denetim mekanizmaları olsa ve verilen kararı yeniden gözden geçirmenin yolları bulunsa da, hem yargılananın hem de kamunun vicdanını rahatlatmaktan uzak cezalar yine de verilebiliyor.

Kamuoyunun vicdanının tatmini de önemli.

Türkiye ceza hukukunda çağdaş dünyayı takip eden bir ülke. Yargı kurumu içerisinde her düzeyde görevli bulunanlar yalnız üniversitelerde hukuk eğitimi almışlardan oluşmuyor, her yıl önemli miktarda yargı üyesi değişik ülkelerin deneyimlerini yerinde görsünler diye yurtdışına da gönderiliyor.

Savcılar ve yargıçların aldıkları eğitim ve görev süreleri içerisinde artırmış olmaları beklenen gözlem ve deneyimlerinin mahkeme süreçlerine yansıması beklenir.

Oysa hala en ciddi şikayet alanlarımızdan biridir adalet konusu…

Cezaevleri özgürlükleri kapıda bıraktırılmış insanlarla dolu; onların önemli bir bölümü kendilerinin haksız yere cezalandırıldığına inanıyor. 

Kamuoyunun da yakından ilgilendiği davalarda yargılananların ve onları savunan hukukçuların medyaya da yansıyan itirazları adaletin her zaman yerine gelmemiş olabileceğini düşündürüyor.

“Adaletin bu mu dünya?” şarkısının hala kulaklarda çınlayıp durmasının sebebi de bu zaten.

En kötüsü ise, yargılananlar arasında farklılıklar gözetildiğine dair örneklerdir. Aynı davadan yargılanan kişilerin büyük bölümünün tutuksuz yargılandığı ve az ceza aldığı halde, ‘suç’ tanımı bakımından onlardan daha az sorumlu olduğu düşünülebilecek birilerinin cezaevlerinde ömür tükettikleri, ağır cezalara çarptırıldıkları durumlar olabiliyor.

Bu yazıyı bana yazdıran bu hafta içerisinde tanığı olunan iki olay…

İlkinde, FETÖ davalarından birinde ‘tek tutuklu sanık’ olarak yargılanan genç bir işadamına ceza verildi. Davanın sanıklarının büyük bölümü firarilerden oluşuyordu; kaçmamış olanların da zaman içerisinde tutukluluk halleri kaldırılmıştı.

Genç işadamı karar duruşmasında son savunma olarak bu garip durumu dile getirmeden edemedi.

Onu davada yargılanan diğerlerinden ayıran vaktiyle önemli bir görevde bulunmuş bir iktidar mensubunun damadı olması…

Kendisiyle birlikte yargılanan hayli yaşlı babasıyla birlikte ağır bir cezaya çarptırıldı genç işadamı.

Son duruşmayla ilgili haberi okurken tüylerim ürperdi.

Bir diğer gelişmeden hemen herkes haberdar: Üç yıla yakın süre cezaevinde tutulan bir sivil toplum önderi yargılandığı davadan beraat etti. Tahliye edilmesi gerekirken, daha önce başlatılmış, ancak yeterli kanıt bulunmadığı için mahkeme safhasına intikal ettirilmemiş bir başka suçlama diriltilerek cezaevinden çıkmasına izin verilmedi.

Düşünün: Üç yıl hapiste yatıyor bir insan ve yargılanması sonrası kendisine “Pardon, yanlış yapmışız” denilerek beraat ettiriliyor.

Hayatından üç yılın üzerine sünger çekilerek…

Yetmiyor, hakkında muhtemelen aynı şekilde sonuçlanacak bir yargı süreci başlatılarak yeniden cezaevine gönderiliyor.

Akıl alır gibi değil, ama ülkemizde bunlar oluyor.

Bu iki olayla benzerlik taşıyan başka olaylar da meydana geliyor ve davaları yakından izlenmediği için yargılanmaları sırasında neler olup bittiğinden haberdar olunamayan bazı insanlar haksız yere hapislerde yatıyor olabilir mi?

İnsan bunu düşünmeden edemiyor.

Oysa bu tür düşüncelere imkan vermemesi gerekir yargının…

Elinde terazi tutan bir melek olarak canlandırılır adalet; yargıladığı insanlar arasında ayırım yapmadığı anlaşılsın diye de gözü bir şalla örtülüdür. 

Galiba gözü açık bizde adaletin, buna karşılık kulakları kapalı.

Üstelik adalet kurumunun siyasi sahibi olan bakanın ‘reformcu’ çabalarına rağmen…

“Bir kişi yanlış yere bir gün hapis yatacağına…” ilkesine daha sıkı sarılmalı ve adaletin yara almasına müsaade edilmemeli.

Bu yazı Fehmi Koru'nun blogundan alınmıştır