Panik hukuku dönemi

Gazete haberlerine göre bir Yargıtay dairesinde aklıselim işaretleri belirmiş. Kararı şöyle imiş: Bir suç örgütüne sadece sempati duymak, yayınlarını okumak, örgüt liderine saygı duymak ve örgütün darbe yapmak olan nihai amacını kişinin bildiğinin somut delillerle ispatlanmadığı durumlarda örgüt üyeliği suçu oluşmazmış. Suçun oluşması için kişinin söz konusu örgüte, suç işlemek kastıyla girmesi şartmış. Ha şunu bileydin, dememek olanaksız!  

Yarın (Allah göstermesin) bir darbe olsa, darbeyi yapanların CHP sempatizanları oldukları ortaya çıksa, hatta birkaçının CHP üyesi olduğu öğrenilse ne olacak? Bütün CHP yanlısı – milyonlarca insan - işinden atılacak, mahkemelerde süründürülecek, malları müsadere edilecek, suçlu sayılıp hapse mi tıkılacak?

Söz konusu Yargıtay kararı doğru ve çok doğal, ama bu tür bir muhakeme yürütmek için hukukçu olmak gerekmiyor ki. Aklıselim yeterlidir.

Suç bireyseldir demeyeceğim çünkü hukukun bu yanı Türkiye’de çoktan “aşıldı”. Şu an örgütlere ve gruplara toptan savaş açıldı. Suç kanıtlanmamışsa bir kişi kanaatle suçlanamaz demek de artık anlamsız. Çünkü bir kişi, suçlu kabul edilen bir grubun üyesi sayılırsa otomatik olarak suçludur da. Bir “merhaba” demek, bir toplu fotoğraf, bir ziyaret suçluluğun ispatı sayılıyor. 

Bu bakımdan bu Yargıtay kararı “hayatın olağan akışına” aykırı! Günümüzde normal sayılan, kanaatin kanıt sayılmasıdır ve “bilinen durum” için kanıtın gerekmemesidir. Yargıtay kararında bir tuhaflık var. En başta karar 9 Temmuz 2019 tarihli imiş. Neden şimdi öğreniyoruz böyle ilginç bir çıkışı? Bu karar emsal sayılıp neden zincirleme sonuçlar doğurmadı? Sonra, kararı verenler şimdi nerelerdedirler acaba, bilmek isterdim. Bu kararla suçsuz sayılanlar kimlerdir? Bunlar nerededir?

Ama asıl önemli sorular başkadır: Hukuk neden böylesine “milli ve yerli” olabildi? Yani, bu topraklara özgü, genel dünya uygulamalarına pek benzemeyen, aslında hiç benzemeyen… Bunca savcı ve hâkim neden bu “yerli” yolu seçti? Neden buncası, söz konusu Yargıtay üyeleri gibi düşünmüyor? 

Bir kimsenin (hâkim olsun, sıradan vatandaş olsun) böylesine “yerli” olabilmesi için bazı gerekçelere, savunmalara, inançlara gerek duyar. Bile bile hukuku çiğneyen bir kimse kendini haklı çıkarmak gereğini duyar. Aynaya bakabilmesi için uygun bir “hikâyeye” sığınması gerekir. Hiç kimse “ben korkak, onursuz, haksız ve insafsız kişiyim, bundan dolayı hukuku böyle uyguluyorum, bu acayip hukuka karşı çıkmıyorum” demez, böyle düşünmez. Ya ne der, nasıl düşünür?

Vicdanını rahatlatacak biçimde düşünür: Şu an bütün dünya bize karşıdır, bizi bölmek, yok etmek istemekte. Düşmanlarımız pek çok, yurt dışında ama yurt içinde de. Bir savaş vermekteyiz, istiklal savaşı gibi bir savaş. Var olmak veya olmamak mücadelesidir bu. Bu şartlarda hukuku bahane olarak kullananlara geçit sağlamayız. “Onlar”, aslında saygı duyduğumuz hukukun temel ilkelerini “bizi” yok etmek için kullanıyorlar. Savaş anında olağan dışı yöntemler kullanmak şarttır.

Eğer durum gerçekten böyleyse, bir bağımsızlık savaşı veriliyorsa, hukukun da “yerli ve milli” olması kaçınılmazdır. Herhalde gereklidir de. Bu şartlarda millet bir liderin etrafında birleşir, şer güçlere karşı onu destekler. “Ona” karşı çıkanlar da hain sayılır. Şöyle denir: “Batı Dünyası’nın (ki düşmanlarımızdan biridir) söz konusu ettiği hukuk, bir aldatmacadır, tuzaktır, kötü niyetli bir yalandır.”

Bu görüşe sahip kimse neden böyle düşünür? Ve neden başka biri bu görüşe paranoya veya komplo teorisi der? Bu soruya benim cevabım şöyle: 

Pek çok kimse paranoya doğuran komplo teorilerine uygun tarih eğitimi almıştır. Buna kısaca “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diyebiliriz. Benim bildiğim okul kitaplarında “dış tehdit” sürekli vurgulanır: “Komşularımız ve dünya bize karşıdır” söylemi egemendir. Bu “kötü dünya” kimilerine göre tarihi düşmanlarımızdır, kimilerine göre Yahudi türü lobilerdir, kimilerine göre emperyalistler.

Başka birileri -ki bunlar özellikle siyasiler ve yandaşlarıdır- “yerli ve milli” olmayan hukuku bir sorun ve hatta tehdit olarak algılıyorlar. Çünkü kendi aleyhlerine kullanılabilir. İki biçimde. Bu “batıcı” hukuka bağlı kaldıkça “Öteki” olarak bellenenler hapse tıkılamazlar, yok edilemezler. Ama daha da kötüsü bu hukuk yarın kendilerine karşı da kullanılabilir.

Bunun gerçekleşmemesi için şart olan, bunun olmasına yol açacak siyasi gelişmeleri önleyecek bir “yerli” hukukun ülke içinde yerleştirilmesidir. Bu yönde sistemli ve sürekli bir çaba uygulanmasıdır.  

Komplo teorilerine ve tehdit algısına daha mesafeli olanlar, daha özgüvenli olanlar ve eğitim ve egemen söylemlere eleştirel bir biçimde bakanlar tabii ki farklı düşünür. Ama bunun bedeli vardır. Kimi zaman saf sayılırlar, kimi zaman batı hayranı gayri-milli, sıkça bilgisiz ve kör, genellikle de satılmış vatan haini…

Otoriter rejimlere ve liderlere karşı çıkanlar ne yazık ki hak etmedikleri yasal, fiziki ve psikolojik linçlere uğramışlardır. Şanslı olanlar tam zamanında susmuş olanlardır. Yarı şanlı olanlar “milli” sınırların dışına çıkabilmiş olanlar. Bu durum Jön Türklerden beri öyledir. Zamanla haklanırlar, uzun ömürlü olanları.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.