Sabih Kanadoğlu: Yargıdaki çöküş, devletin temellerini sarsmaya başladı

Türkiye'de yargının içinde bulunduğu durum giderek tepkilere ve tartışmalara neden oluyor. En çok dillendirilen konuların başında yargının bağımsızlığını yitirdiği, Saray'a bağımlı hale geldiği yönünde...

Türkiye neden kuvvetler ayrılığı ilkesine rağmen yasama, yürütme ve yargının tek adamın oluşturduğu kuvvetler birliğine dönüştü

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu imzalı Cumhuriyet'te yayımlanan yazı bu konuyu masaya yatırıyor. 

Sabih Kanadoğlu, "Çağdaş demokrasilerde demokrasiyi yok etme özgürlüğü düşüncesi, sadece demokrasiyi amaçları için araç olarak kullanmayı yol seçen kişi, grup ve kuruluşlarda oluşur. Başarı sağlamaları halinde iç ve dış barış için sıkıntı, üzüntü ve yıkım kaçınılmazdır" ifadeleriyle başlıyor. 

Yazıda, "Kişinin dokunulmazlığı, hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme, yerleşme ve seyahat hürriyeti, düşünce ve kanaat ile düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, bilim ve sanat, basın hürriyeti, dernek kurma, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, hak arama hürriyeti ve kanuni hâkim güvencesi gibi temel hak ve özgürlükler hakkında anayasada yer alan hükümler çağdaş anayasalardan geri ve eksik değildir. Türkiye Cumhuriyeti nasıl oldu da anayasal bir devlet olmaktan çıkarak anayasalı bir devlet haline dönüştü? Neden kuvvetler ayrılığı ilkesine rağmen yasama, yürütme ve yargının tek adamın oluşturduğu kuvvetler birliğine dönüştü? Laiklik ilkesi dinin siyasete alet edilmesini önleyemedi. Çoğulculuktan çoğunluğa nasıl geçildi? Sosyal devlet ne oldu? Hukuk devleti, bağımlı yargının eliyle yok edildi. Toplum ayrıştırılarak ulus devlet yıpratıldı" sözleriyle yaşananlarla dikkat çekiliyor. 

"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen, eşi ve benzeri olmayan sistemle yasama işlevsiz hale getirildi" diyen Kanadoğlu, özetle yazısında şunlara dikkat çekiyor: 

"Soru, gensoru kaldırıldı. Bütçe yapma yetkisi alındı. Meclis soruşturması, seçime gitme yetkisi nitelikli çoğunluğa bağlandı. Yasama yetkisinin bir bölümü Cumhurbaşkanı ile paylaşıldı. Yüksek yargının ve HSK’nin oluşumu partili Cumhurbaşkanının takdir ve seçimine bırakıldı.

Yerel, adli ve idari yargıda beğenilmeyen kararları veren hâkim ve savcıların, örnek olması için cezalandırılması ve ödüllendirilmesi yoluna gidildi. Liyakat dışındaki mensubiyetler, yargıda mesleğe kabul için koşul sayıldı. Yargıdaki çöküş devletin temellerini sarsmaya başladı. 

Kuvvetler ayrılığının olmadığı, anayasada öngörülen insan temel hak ve özgürlüklerinin kullanılmasının anayasaya aykırı kanunlarla veya fiilen polis gücüyle önlendiği devletler işte bu nedenle sadece anayasalı devletlerdir. Rejimin adı da hibrit demokrasi bile değil sadece totaliter rejimdir. 

Siyasi iktidarın çoklu baro dayatmasıyla baro başkanlarına kullanılan polis gücü ve özellikle muhalif basının üzerindeki baskı, rejimin gerçek adının ne olduğunu açıkça göstermektedir.

2 Ocak 1961 gün ve 195 sayılı yasanın 49. maddesinde belirtilen 18 Kasım 1994 gün 129 sayılı Genel Kurul kararı, anayasanın 26/2 maddesinde yer alan sınırlandırmayı genişleterek dayandığı 195 sayılı yasanın amaç ve ruhuna ters düşmekte ve maddenin kendisi ise anayasanın 28 ve 29. maddelerine aykırılık oluşturmaktadır. 

Çare, siyasi düşünce ve kanaati ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olması ve eksiksiz, geliştirilmiş parlamenter rejime dönüş için umudu, cesareti, sorumluluğu ve özveriyi paylaşmak için birleşmektir."

Bu yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz