Muharrem Erbey
Kas 24 2017

'Buraya düştüysen vay haline' dedirten 'Adalet Sarayı'

İngilizlere karşı Amerikan halkının verdiği özgürlük mücadelesinin anlatıldığı, çocukluğumuzun Teksas adlı çizgi romanında roman kahramanı Çelik Bilek’in akıl danıştığı hoşgörü timsali, herkes için adalet arayışı içinde olan Avukat Conoly’in hakkın savunusuna olan inancı beni avukat yaptı.

Avukat Conoly, haksızlığa, adaletsizliğe karşıydı. Tüm hakları elinde zorla bulunduran İngilizler de her tarafı silahlarla, toplarla korunan kalelerin içindeydiler. İdolüm olan avukatım, kötülerin cezalandırılması, mağdur olan Amerikan halkının temel haklarına kavuşması için kötü kaleye karşı verdiği kavga, bodrumlarda, karanlık loş odalardaydı.

Adaletin yaşam bulduğu mekanlar - bakın Saray demiyorum, çünkü şimdiye kadar hiçbir dönemde saraylarda adalet dağıtılmamış, egemen erk, düzenlemeleri herkes için yapıyormuş, adalet havarisiymiş gibi davranarak kendi gücünü pekiştirmek için yapmıştır. Öncelikle bu Adalet Sarayı kavramının değiştirilmesi elzemdir - kutsaldır. Tapınaklar gibidir. İnsanlar en saf haliyle tapınaklara gider, aradığı iç huzura kavuşup evine huşu içinde döner. Adalet, herkes için olduğunda anlamlıdır. Adalet, güçlüye karşı savunmasızı savunduğunda mana taşır. Zaten hak, sınıfa, erke, statüye göre değişkenlik arz etmez, soyut değil somuttur.

Çocukluğumun geçtiği Saray Kapı’daydı Adalet Binaları, evet birden fazlaydı. 1996’da Antik kentin içindeki bazalt taşlı binalarda başlayan stajım, Ermenilerin üzüm bağları üzerinde 1997’de yapılan berbat mimarisi olan binada bitti. Avukatlığa başladığım binanın kasveti, gri soğuk duvarları, insana güven yerine sıkıntı derç eden hayattan kopuk renksiz, ruhsuz yapısıyla iç huzuru veren tapınak olmaktan uzaktı.

Daha geçen yıla kadar da Adalet Binasının bahçesindeki ağaçların gölgesinde herkesin oturup duruşmasını bekleyebildiği, rahatça soluklanabildiği, kavuşamadığı adalete olan kızgınlığını hemen kapı önünde sigara içerek rahatça atabildiği Adalet Binası/Kompleksi, son bir yıldır Teksas’taki İngilizlerin barındığı silahlı kalelere döndü.

Önce Belediye binasına sonra da Adalet Binasına doğru yürürken çevresindeki aşırı güvenlik önlemlerine baktığınızda bir an film platosunda olduğunuzu düşünüyorsunuz, kameraları arıyorsunuz ama sadece güvenlik kameraları var onlar da film için değil. II. Dünya savaşı filmlerini aratmayan güvenlik önlemleri nefes almanızı bile zorluyor. Adliye Binasının çevresini gözlemlerken, Kafkaesk bir durumu görür ama itiraz edemezsiniz. Sadece tespit edebilirsiniz.

Kapı önünde her zaman devasa TOMA’nın ve çok sayıda güvenlik araçlarının durduğu Adliye Binası insanı hep ürkütüyor. Yaklaşık iki yıl boyunca dış bariyerler ile çepe çevre sarılan adliyenin çevresindeki güvenlik çemberi son dört beş aydır nispeten gevşemiş durumda, nispeten ama.

Her tarafı güvenlik bariyerleri, dört tarafında uzun tel örgülü, tel örgünün en üstünde ise jilet gibi sivri metal koruma ile bir insanın asla geçemeyeceği dış teller, dört bir yanında kameralar, dışarıdan başlayan demir korunaklar, tekli sıra halinde yürümeye mecbur bırakan düzenekler, bir insanın içinden zorlanarak geçebildiğince metal döner turnikeler, kimliklerin çiplerinin önce dış ve sonra da iç kapıda okutarak ana binaya girebildiğiniz Adalet Kompleksine girişiniz, Yüksek Güvenlikli Diyarbakır D Tipi cezaevine girişinizden daha zor daha zahmetli ve sıkıntılı hale geldi.

Hemen bitişiğinde bir yıldan fazladır seçilmiş BDP’li Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın görevden alınarak tutuklandığı ve merkezi hükümet tarafından atanan kayyumun yönettiği Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi çevresinde de aynı güvenlik koridorunun varlığı insana korku, tedirginlik hissi uyandırırken bu binalar kimden neden korunuyor sorusunu sormanıza vesile oluyor. Adalet Binasından önce halkın sorunlarının çözüldüğü atanmışların yönettiği Belediye binasının güvenlik önlemleri ürkütüyor.

İki yıl önce İstanbul Adliyesinde tabanca ile öldürülen Cumhuriyet Savcısı’nın yaşattığı travma güvenlik önlemlerini tüm Türkiye’de arttırdı. Bu menfur saldırı ile neredeyse devasa bir bütçenin Türkiye’deki tüm adliyelere harcanmasına, avukatın, vatandaşın adalete erişimini daha da zorlar hale getirmesine neden oldu. Adalet Binasına adalet için, hakkına kavuşmak için değil de suçlu ve haksız olmadığını ispata gidiyormuşsun duygusu hakim oluyor sizde.

Adalet Binası girişi o kadar zordur ki, yurttaşa ‘buraya düştüysen vay haline’ dedirten bir sistem ile donatılmış her yer adeta.

Adliye Binasına girdiğiniz andan itibaren her kat, metal kapılarla kapanmış, sadece çipli kartları olanların geçebildiği hale getirilmiş durumda. Dış kapıdan en üst kattaki bir odaya ulaşmak için altı yedi metal kapıdan kimliğini okutarak geçmeniz gerekiyor. Adliyeye geldiğinizde işinizin bir an önce bitmesi için dua ediyorsunuz.

Yurttaş ana binaya en dış kapıdan tüm metal eşyalarını duyarlı kapıdan öttürmeden geçmesi- bakmayın duyarlı dendiğine, aslında alıngan kapı denmeli, sakızdaki cilatine bile avaz avaz alınganca bağıran kapı duyarlı mı olur?- daha sonra ince uzun tel örgülerden müteşekkil koridordaki kuyruktan sonra ana binanın girişindeki çok aşırı alıngan/duyarlı kapıdan tüm metal eşyaları, ayakkabılarını çıkarak geçmesi gerekiyor.

Her saatte ana binaya giriş sırasında pantolon kemerlerini takan, ayakkabılarını giyen, tespih, çakmak, bozuk para, anahtarlarını cebine telaş içinde bırakırken, sağa sola kaybettiği bir şeyi ararcasına bakışlarını gezdiren vatandaşları görmeniz mümkün.  Ondan sonra derdine deva olacak odayı bulma telaşı baş gösterir. Bazen bir katta iki kapı arasında mahsur kalmış gözleri fal taşı gibi açılmış, adalet için hakkı için mecburen gelen yurttaşın şaşkınlık ve korku ile karışık gözlerle sizlerden yardım ilenmesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Diyarbakır Avukatlar

Avukatların oturduğu Baro Odasında görece özgürüz. Avukat üstatlarımdan en kıdemlilerden Av. Sıraç Anık ile göz göze gelip, ‘Abi bu kadar önlem normal mi? diye sordum: 47 yıllık avukatım, şimdiye kadar böyle önlem görmedim. İstanbul’da savcının vurulmasıyla başladı. Her yerde aynı güvenlik var. Adalete erişim zorlaşır. Avukata güven yok. Sıkı kontrol herkesi bezdirir. Adliye binaları yetersiz ama güvenlik önlemleri çok fazla. Hakimler yeni, deneyimsiz. Hukuk davaları çok sarktı. Keşifler yıllardır güvenlik nedeniyle hiç yapılmadığından yıllardır bitmeyen davalar var. Vatandaş hakkına kavuşamıyor ve bundan çok muzdarip.” Dedi.

Av. İrfan Eser; “22 yıllık avukatım. Fiziki koşullar bile adaletin yetersiz olduğunun göstergesidir” dedi.

Av. Vedat Zibek; “16 yıllık avukatım. Güvenlik fazla, ön büro, danışma yetersiz. Savcılar vatandaşa suçlu gözüyle bakıyor. Evrensel ilkeleri hakimler savcılar bilmiyor. Dar kalıplar içinde hukuku ele alıyor. Yeni hakim ve savcıların bilgi donanımları yetersiz. Çok gençler. Vatandaş adliye binasında kayboluyor. Adalet binası da bundan nasibini alıyor” dedi.

Av. İhsan Aslan; "10 yıllık avukatım. Sadece adliye binası değil duruşma salonları dar, kalemler yetersiz, havasız, ses yalıtımı yok, duruşmalar dosya çokluğu nedeniyle hızlı ve adaletten duygusundan yoksun yapılıyor.”

Adalet binasını ilk defa gören bir genç geçen yıl cep telefonuyla binanın fotoğrafını çekerken polis tarafından apar topar yakalandı savcının karşısına çıkarıldı, ifadesi alındı hakkında örgüt propagandasından dava açıldı. Bu davaya ben girdim. Müvekkilim şaşkındı. Ona çok yakın sandığı adalet binası, sert  yüzüyle ona yakın olmadığını haykırıyordu duruşma salonunda.

2016’da Londra’da bir davaya bilirkişi avukat olarak katılmıştım. Dış kapısının sadece açılır kapanır camekandan olduğu, yaşlı bir güvenlik görevlisinin duyarlı/alıngan kapının önünde beklediği adliye binasını anımsadım.

Güvenlik bariyerleri, demir turnikeler, bitmeyen sıralar, çipli kapılar, kalabalık adalet arayışında olan insanlar yoktu. Duruşma salonları inanılmaz geniş, ferah ve düzgün. Günde iki duruşma vardı. Hakime hanım, gayet sakin, saygılı ve kulakları okşayan ses tonuyla bana dava dosyasıyla ilgili soruları tercüman aracılığıyla sordu.  Yargılamada konunun açıklığa kavuşması amacıyla en ince detaylarına iniyor, soruya incelik katarak ‘anlamadım siz bunu mu demek istiyorsunuz?’ şeklinde yeniden soruyor, gerçeğin ortaya çıkması için her şeyi akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek muhakeme yapıp gerçeğe ulaşmaya çalışıyordu.

Duruşma bitince bizdeki eksiğin ne kadar çok olduğunu anladım. Mesele sadece Adalet Binasında değildi. Mantalitesinde bile büyük hatalar vardı. Adaleti tesis eden yasalarının yapılmasında, işleyişinde ciddi eksikler vardı. İngiltere’de devlet yurttaşına güvenirken, Türkiye’de devlet yurttaşına asla güvenmiyordu. Londra’da, güven esası üzerinde kılı kırk yaran bir yargılama yapılıyordu. İmrendim. Kıskandım. Sonra da ‘nazar etme ne olur çalış senin de olur’ sözünü hatırladım. Adalet ve insan hakları için çok çalışıp 5 yıl kaldığım cezaevini anımsayınca, Türkiye’de adalet için çalışmanın ne menem zor bir iş olduğunun ayırdına varınca gülümsedim.