Yargıcın kararı tamamen hukuksuzdu ama yargıç haklıydı

13 Kasım Salı günü, avukatım Oya Aydın Göktaş’la birlikte, İçişleri Bakanı S. Soylu’ya açtığımız hakaret davasının karar duruşmasına girdim. Yargıç son bir diyeceğim olup olmadığını sordu. Kalkıp şöyle dedim:

“Kendisini içişleri bakanı diye pazarlamış, sözlerinin her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak Süleyman Soylu hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.”

Tahmin edeceğiniz gibi, bunlar tarafımca “düzenlenmiş” sözlerdi.

23.06.2017’de "Kürtler Üzerine Bazı Trajikomik Deneyler" diye bir haftalık yazı yayınlamıştım. Kürt yurttaşlarda büyük kırgınlık ve öfke yaratacak, bu nedenle de toplumsal barışın kurulmasını iyice zorlaştıracak hak ihlallerini sergileyen haberleri kronolojik sıraya koyarak, hiçbir yorum yapmadan aynen aktarmıştım.  

Bu yazıya, sayın içişleri bakanı @suleymansoylu resmî adresinden 24 Haziran’da şu tvit yollanmıştı:

"Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak Baskın Oran hakkında suç duyurusunda bulunuyorum."

“Düzenleme”yi yaptıktan sonra şöyle bitirdim:

“Muhterem yargıç. Bu hakaretleri sayın içişleri bakanına benim yapmış olmam durumunda bana ne ceza verecek idiyseniz, şimdi o cezayı sayın bakana aynen vermenizi talep ediyorum.”

Bundan fazla söylenecek her kelime “bir fazla” olurdu. Davalı Soylu’nun avukatının buna ne cevap verdiğini merak ediyorsanız:

“Davacı, yayınladığı bir yazıda, ‘Mardin Derik Belediyesi'nin Türkçe, Kürtçe, Ermenice tabelası, ilçe kaymakamı iken belediye kayyımı yapılan Muhammed Fatih Safitürk tarafından söktürüldü’ demiştir: Bu kaymakamımız, PKK terör örgütünün verdiği emir sonucu makamına konulan bombayla şehit edilmiştir.”

Ve yargıcın duruşma sonunda verdiği hükmü merak ediyorsanız, “Davanın reddine…” dedi.

Kendisinin bir ay içinde yazacağı gerekçeli kararda açıklayacağı ret gerekçesini fevkalade merak ediyorum. Çünkü:

Daha önce CB Erdoğan’a iki hakaret davası açmıştık. Şu anda Yargıtay’da olan birincisine ilişkin olarak Sayın CB, barış isteyen ve imzaları bütün medyada yayınlanan 1.128 akademisyene Ocak 2016’da şu hakaretleri yağdırıyordu:

“Alçak, zalim, cahil, tiksinti verici, kin kusucu, hain, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız güruh, mandacı artığı, ruhu kirlenmiş, kapkaranlık aydın müsveddeleri...” 

Şu anda İstinaf’ta olan ikinci davaya ilişkin olarak ise, barış isteyen bir mektubu AKP milletvekillerine gönderen ve yine isimleri medyada açıkça yer alan 170 bilim insanı ve sanatçı için Ocak 2018 Çorum AKP İl Kongresi'nde şunları söylüyordu Erdoğan:

“Be ahlaksızlar. Be adiler. Be vicdansızlar. Ahlaksızlar. Riyakârlar. Sahtekarlar. Fikir soytarıları. Teröristlere canlı kalkan. Terör örgütlerine yardakçılık. Profesör olsan ne yazar, sanatçı olsan ne yazar. Hainler!” 

İkisini de Türk yargısı 2 “muazzam” gerekçeyle reddetmişti: 1) “Matufiyet yoktur.” (yani, isim zikredilmediği için bu hakaretlerin kime edildiği belirsizdir); 2) “Bu sözler hakaret değildir, ifade özgürlüğüne girer.”  

Soylu davasında yargıcın “matufiyet yoktur” deme şansı yok, çünkü küfürlerin kime edildiği ad ve soyadı olarak açıkça belirtilmiş vaziyette. Bir tek olanağı kalıyor: “Alçakça” ve “uşak” terimlerinin hakaret olmadığını, ifade özgürlüğüne girdiğini söylemek.

Yol göstermek gibi olmasın ama, sayın yargıcın bir olanaktan daha yararlanabileceğini düşünüyorum: ‘Sayın Cumhurbaşkanımız bu şahıslara çok daha büyük hakaretler etmiştir, ama Yargımız bunları hakaret kabul etmemiştir, şimdi ben üstelik sadece içişleri bakanı söz konusuyken niye hakaret kabul edeyim!’

Başlıktaki “Yargıcın kararı tamamen hukuksuzdu” için bu kadarı yeter sanırım.

Ve gelelim, “Ama yargıç haklıydı”ya.

Haklıydı, çünkü hukuku uygulayıp bunca hakarete “hakaret” deseydi, sürgünlerden sürgün beğenebilirdi. Daha önce de yazmıştım, rahmetli meslektaşım Prof. Eralp Özgen sınıfta (Ankara Hukuk) şöyle dermiş mealen: “Yargıçların cesur olması istenmemelidir. Yargıçların cesur olmasının gerekmediği bir sistem kurulmalıdır.”  

“Cesaret” konusundaki örneklerden sonuncusu, İzmir Karşıyaka Yargıcı ve eski YARSAV Başkan Yardımcısı Murat Aydın’ın durumu.

Önlerine gelen bir davayı yargıçlar, uygulanan kuralın anayasaya aykırı olduğu iddiasını ciddi bulurlarsa AYM’ye yollayabilirler. M. Aydın, önüne gelmiş bir cumhurbaşkanına hakaret davasını (TCK 299) bu yolla AYM’ye gönderiyor. Gerekçeleri: Hukuk devletinde hiçbir makama özel bir suç tipi oluşturulamaz (Anayasa Md. 2 ve 10), ayrıca, CB’na hakaret konusunda sanığa ispat hakkı tanınmamıştır (Anayasa Md. 39).

Sonuç: M. Aydın İzmir’den alınıyor, Ogün Samast’ın memleketi Trabzon’a postalanıyor.

Tabii, iş burada kalmıyor, yandaşlar hemen kolları sıvıyorlar. Mesela Milliyet’ten Ali Eyüboğlu yazıyor: “Trabzon sürgün yeri değildir sayın hâkim! M. K. Atatürk, Cumhuriyet’i kurduktan sonra tam üç kez gitti Trabzon’a.” Mesela Yeni Şafak “O Hâkim Tanıdık Çıktı” diye manşet atıyor: M. Aydın’ın YARSAV Başkan Yardımcısı olduğunu, “paralel yapı”ya yakın hâkim ve savcılar tarafından desteklendiğinin “ifade edildiğini”, bir de, “casusluktan tutuklu” C. Dündar ve E. Gül’e mektup yazdığını bildiriyor. Devedişi gibi üç suç; daha ne olsun.

Sonunda Yargıç M. Aydın, Yargı’da mücadele zemini kalmadığını söyleyerek görevden ayrılıyor geçenlerde.

Karşıyaka Yargıcı Murat Aydın örneği yetmediyse, “Allah söyletti” demem lazım çünkü örnek vereceğim diye bu yazı fazla uzayabilirdi, CB Erdoğan’ın son sözleri (12 Kasım Pazartesi) imdadıma yetişti:

“Devletin emrinde hâkim ve savcılara ihtiyacımız var.”

Aman yarabbi! Hukukun emrinde değil, kendisinin temsil ettiği devlet’in emrinde!

Aman yarabbi! Paris, 13 Nisan 1655! L’Etat c’est moi! (Devlet ben’im!). Bundan 363 yıl önce XIV. Louis’nin mutlakiyet formülünü ilan edişi!