Umut Özkırımlı
Haz 09 2018

Başlıksız yazı

“Baabaa” dedi, kendine özgü İsveççe kırması Türkçesi’yle, cep telefonunda Peppa Pig seyrederken.

“Efendim oğlum?”

“Bu kuşun adı ne?”

“Papağan. Hani konuşan kuşlar var ya. Onlar papağan.”

“Peki bu papağan neden hasta?”

“Midesi bulanıyor oğlum. Bazı insanlar denizde çok kalınca mideleri bulanır. Hani senin bazen arabada miden bulanıyor ya. Aynı öyle.”

“Hmmm”. Evet yerine kullandığı onaylama kelimesiydi bu.

“Ama baabaa. Biz hiç denizde kalmadık, di mi?”

“Hayır oğlum, kalmadık. Zaten babanın da midesi bulanır denizde çok kalınca.”

“Mamma’nın da bulanır mi?” (Ben İsveççe’de de “baba”ydım; “mamma” Türkçe’de de mamma. Anne kelimesini bilmiyordu.)

“Bilmem, bulanmaz herhalde.”

“O zaman mamma’yla denizde kalalım.”

“Tabii ki oğlum.”

“Bi de.. Bi de balık tutalım.”

“Tamam oğlum.”

Sustu. Birkaç dakika sonra:

“Baabaa. Kuşların midesi neden bulanır?”

“Denizde uzun kalan gemiler sallanır. Bak, papağan da karaya çıkınca iyileşti.”

“Parktaki kuşların midesi hiç bulanmaz, di mi?”

“Bilmem, bulanmaz herhalde.”

“Ama biz dün parkta… Ne o, sallanan… Türkçe”

“Salıncak?”

“Biz dün parkta salıncakta sallandık. Kuş olduk (elimize yapraklar alıp kuş taklidi yapmıştık). Midemiz bulanmadı.”

“Evet bulanmadı. Evet, doğru söylüyorsun oğlum, parktaki kuşların midesi bulanmaz.”

“Hmmm.”

***

“Maammaa”, demiş kendine özgü Türkçe kırması İsveççesi’yle.

“Ben neden kemoterapi, imünoterapi olmuyorum?”

“Onlar işe yaramıyor artık, başka ilaçlar deniyoruz.” (Mamma asla yalan söylemezdi ona).

“Ya onlar da işe yaramazsa?” İsveççe kendini daha iyi ifade edebiliyordu.

“…”

“Ölecek miyim?”

“Neden sordun? Ölmekten korkuyor musun? Ölüm kötü bir şey mi?” Mamma sıkışınca soruya soruyla cevap veriyordu.

“Ölüm çok sıkıcı. Yaşamak eğlenceli. O yüzden ölmek istemiyorum.”

Belki de bu kez doğru söylemiyordu; belki yaşamak sıkıcı, ölmek eğlenceliydi. Nereden bilebiliriz ki?

 

Korkunçtur, bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar. Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset..
Nedir bu durumda insanın anlamı?


(Edip Cansever, Tragedyalar V)