Esra Yalazan
Eyl 08 2018

Milyonlardan biri: Modi'nin Suriye'den kaçışı ve gerçek hikâyeler

Geçtiğimiz hafta sosyal medyada TT ‘Trending Topic’ olan #Suriyeliler Defolsun etiketini görenler, yorumlayanlar, katılanlar ve karşı çıkanlara bir süre ben de dehşetle baka kaldım. Gazeteci Banu Güven, Deutsche Welle’deki yazısında bu kampanyanın nasıl başladığını yazdı. İyi Parti Genel Başkanı Yardımcısı Ümit Özdağ’ın Öncüpınar Sınır Kapısı’nda yaptığı “Bayramlaşmaya giden Suriyeliler Türkiye’ye geri alınmasın açıklamasının ardından ‘Defetme’ başlıklı paylaşımlar bir numara olmuş. Daha sonra bu kampanyanın ağırlıklı olarak bot hesap destekli bir kampanya olduğu anlaşılmış. Ancak nihayetinde yüz bine yakın insanın gerçekten “Defolsunlar” kampanyasına destek verdiği de ortada.

Güven, bu bot hesapları kimin devreye soktuğunu soruyor ve sosyal medya hesaplarında yazdıklarını hatırlatıyordu; “Markette alış veriş yapan Suriyelilerin torbalarını nasıl doldurduğu, hastanelerde bedava tedavi oldukları, Mehmetçik Suriye’de onlar için savaşırken, onların parklarda, tatil beldelerinde nasıl keyif çattığı” gibi söylenmeler. Bu öfke boşalması ve dört milyona yakın mülteciye düşmanlık beslemek için ihtiyaç duyulan “mazeretler”, farklı görüşlere sahip olsalar da hepsini “kutsal milli dava” etrafında buluşturuyordu. Hükümetin ve bu felakete neden olan devletlerin mülteci politikasını eleştirmek yerine “yabancıları” ülkeden defetmek hem kolay hem de çoğunluğun içini o anda soğutuveren,  bir çığlıktı.

Bana göre yazının çarpıcı kısmı, bu ortak düşmanlıktan nasibini alan   12 yaşındaki sokak trampetçisi Suriyeli Yusuf’un hikayesiydi. Bizi ‘biz’ yapan hikayeler, sadece politik bir sorundan ibaret olduğu varsayılan vahşetin hakiki yüzünü de gösteriyor çünkü. Ancak o hikayelerin yarattığı hakikat bilinciyle “insan” olmanın en korkunç ve en derin anlamını idrak edebiliyoruz.

Hayatının farklı dönemlerinde kendi hikayesini bile farklı okuduğunu ve anlattığını göremeyen insanın, yeni bir bakış açısına sahip olması için ötekinin acısıyla parçalanıp başka kimlikler inşa ederek iyileşmesi gerekiyor sanki. Bu insana kendi acısı, mutluluğu veya zaafları hakkında da bir fikir verebilir. Hikayeler, rakamlarla sıradanlaştırılan, yok sayılan trajedileri anlama imkanı da sunar. Bir insanı tanımak için sorulması gereken o en basit sorunun - hikayesi nedir - çoktan unutulduğunu biliyoruz. Her gün yeni ‘düşmanların’ yaratıldığı bu korkunç iklimde, artık kimsenin ötekinin hikayesini dinlemiyor, anlamak istemiyor. Ama hayatı ‘kutsal’ kılan değerler, ‘büyük resmi’ gören analizlerden, siyasi kavgalardan ziyade hala hikayelerin ince patikalarında gizli bana göre. Asla durağan kalmayan anlattıkça çoğalan, değişen, dönüştüren hikayelerde.

Lotta Nuatio, Suriyeli mültecilerin durumunu 2011’den bu yana takip eden, hem Suriye sınırında hem de İstanbul’da, Bulgaristan’daki mülteci kamplarında bulunan mültecilerle görüşen, onları dinleyen, röportajlar yapan bir gazeteci. ‘Milyonlardan Biri’ başlığıyla çıkan kitabında, stajını yapmakta olan cerrah Modi’nin, Suriye’deki iç savaş sırasında yaşadıklarını ve ülkeden kaçış hikayesini anlatıyor. Giriş yazısında hemen herkesin bildiği ama reddettiği basit gerçeği hatırlatıyor: “Sanki mülteci olmaları, onların önceki kimliklerini hayatlarından tamamen silip yok etmiş gibiydi”.

Türkiye’de veya başka bir ülkede “Defolsunlar” pankartları, etiketleriyle tepki gösterenlerin ilk unuttuğu gerçek, başka bir hazin gerçeğe de kör olduklarını gösteriyor aslında. Ortadoğu bataklığında yaşanan bu kaotik sürecin, sorumlu aktörlerinin, kendi ülkesine ve hayatına zarar verme ihtimalini, bir gün o mülteci gibi kimsesiz, kimliksiz, yersiz, yurtsuz kalabileceğini yok saymak. Hikayenin başında Modi itiraf ediyordu;

“2010 yılının sonlarında başlamış ve Arap Baharı denilen hareketin bir çok ülkede halkı nasıl sokaklara döktüğünden ve diktatörlerin nasıl devredildiğinden haberdardım. Ama Suriye bir Mısır veya Tunus değildi…Suriye Suriye’dir diye düşündük. Bizim ülkemizde Esad, bırak protesto gösterisine, protesto için toplanmaya bile asla müsaade etmezdi. Olur da insanlar ona karşı veya demokrasi adına sokaklara dökülmeye kalksa başımıza neler gelebileceğini hepimiz çok iyi biliyorduk”.

O tarihten itibaren yedi yıl süren iç savaşta 250 binden fazla insan öldü. 10 milyon insan savaş, baskı ve zulüm sebebiyle evini ve yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Modi ülkesini terk eden 4 milyon Suriyeliden sadece bir tanesi. “Defolsunlar” diye bağıranların çoğu gibi iyi eğitim almış, normal bir hayat sürmüş bir insan. Benim gibi. Bu yazıyı okuyan sizler gibi.

Modi’nin hikayesi, sıradan bir vatandaşın eyleme dönüşmemiş düşünceleri, muhalif duruşu ve mesleği nedeniyle “tarafsız” kalma çabasının bile nelere mal olduğunu gösterdiği için de ibretlik. Bu coğrafyada yaşayan ve bir ihbar, yazı, konuşma, sosyal medya paylaşımı nedeniyle “terörist” ilan edilen ve buna tanık olanların epey aşina olduğu türden bir mağduriyet. Elbette savaşın vahşetiyle katmerlenen, tarifi imkansız ıstırabıyla.

Modi’nin hikayesini okurken bildiklerime rağmen kaygı, korku, huzursuzluk, kaybolmuşluk duygusu, alışkanlıkla şaşkınlığın yer değiştirdiği bir kamaşma, yakınlık, öfke, endişe, umudun yıkımı, kırılgan bir iyimserlik bilardo topları misali birbirlerine çarparak beni kendine doğru çekiyordu. İnsan olma sefaletinin ötesine geçip yüceliğini kavramayı da sağlayan hikayeleri bu yüzden önemsiyorum.

Gazeteci Nuotio, Modi’den dinlediklerini en başından itibaren ailesinin, toplumun, yakın çevresinin tanıklıklarıyla hikaye derken, onun iç sesine de alan açmış. ‘Devrim’ adını verdiği ilk bölümde ayaklanmaların ve savaşın başlama sürecini bir cerrah olarak çalıştığı hastanede izliyoruz. Evet, neredeyse izliyoruz. Nuotio’nun anlatısını gerçekten daha gerçek kılan ayrıntıları önemseyen üslubu.

Ülkede tam olarak neler yaşandığını bilmeyenler için Esad rejimine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu’nun saflarında, El Kaide’yle bağlantılı El Nusra gibi İslamcı terör örgütlerinin, IŞID’in ortaya çıkış süreçlerini, savaştaki rollerini, toplumun çalkantılı yaşantısına dair detayları da anlatarak hikayeyi kişsel bir trajedinin sınırlarına hapsetmekten kurtarmış. Farklı boyutlarıyla bütünlüklü bir gazetecilik çalıması. Hatta çarpıcı anlatımıyla daha fazlası.

Modi hastaneye yaralı getirilen askerlere, polislere, protestoculara, muhaliflere, örgüt üyelerine, aralarında Türklerin de olduğu radikal islamcılara silah kaçakçılığı yapanlara, hemen herkese yardım etmeye çalışan bir doktor adayı. Ama o da diğer muhalifler gibi demokrasi, ifade ve düşünce özgürlüğünü getireceği sandığı ‘devrime’ pek çokları gibi yürekten inanıyor. Bir kaç ay içinde durum karmaşık bir hal alıyor ve onbinlerce insan ölüyor. İnsanlar komşu ülkelere ve Avrupa’ya göç etmeye başlıyor.

Bu hikaye aynı zamanda sıradan vatandaşlar açısından, Esad’ın işkenceci muhafızlarıyla, Işid, ÖSO ve diğer cihatçı örgütler arasında önemli bir fark olmadığını da gösteriyor. Kimsenin kimseye güvenmediği, aidiyet duygusunun tamamen silindiği, örgütlerin biat etmeyeni ölümle tehdit ettiği, komşuların, arkadaşların bile birbirlerini acımasızca öldürebildiği tekinsiz bir ortam. Yani dahil olmayanın uzaktan film gibi izlediği iç savaşın yanık kokan şiddeti.

Modi hastanedeki polisler ve muhtemelen meslektaşları tarafından rejime protestoculara yardım eden muhalif olarak ihbar edilince tutuklanıyor. Kaçana kadar kaldığı farklı hücrelerde, okurken bile ürperten korkunç işkencelere maruz kalıyor. Modi o günlerde onlara elektrik verip dişlerini söken işkencecilerin nasıl normal bir hayat sürdüğünü merak ediyor. Bir de bir gün özgür kalırsa cerrahların kullandığı o araçları bir daha tutup tutamayacağını.

Nuotio sonraki bölümde, sürekli takip ediliyor hissine dayanamayan, korkunun gölgesinde yaşamayı reddeden Modi’nin önce Türkiye’ye daha sonra İsveç’e kaçış hikayesini ayrıntılarıyla aktarmış. Evini terketmeden önce odasına girdiği anı kendisinden dinliyoruz:

“Yerde oturup koleksiyonumu gözden geçirdim. Polis veya askerlerin belki daha sonradan gelip de alıp götürmeleri fikrine dayanamadım, o nedenle de plakları çöpe atmaya karar verdim. Plakları teker teker kırmaya başladım. Ağlıyordum. Belki de o anda, kırdığım her plakta, önceki hayatımı yitirdiğimi ve asla geri elde edemeyeceğimi farketmiştim”.

Bu kırılma anı beni vahşi işkence sahnelerinden daha çok etkiledi doğrusu. Bir an yutkunamadım. O anın duygusal şiddeti bugün rakamlarla ifade edilip üstü örtülen insanlık ayıbını en çıplak haliyle hissettirmişti çünkü.

Bugün “Defolsunlar” etiketleriyle öfke saçan uğultulu kalabalık, milyonlarca hikayeden sadece birinin kısacık bir anını hissetmeye  çalışsa muhtemelen “kim olduğunu” yeniden düşünecek. Türkiye sınırına kadar bütün tehlikeleri göze alarak oğluna eşlik eden yaşlı annenin, evladına “Seni aç göndermem” deyip çantasına elma sokuşturmasındaki merhametiyle karşılaştığında bu kadar küçüldüğü için belki biraz utanacak.

Hikayeler değiş tokuş edildiğinde başka hayatlarda yaşamaya devam eder. Dünyayı bunca zalimliğine rağmen ayakta tutan da onlarda gizlenen bu mucizevi güçte saklı. Anlamak, affetmek, ötekini hissedebilmek, suçluluk duygusunun ağırlığından, geçmişin yükünden kurtulup yeni bir hayata adım atmak için kendini bağışlamak hepsi bu hikayelerin birbirleriyle olan ilişkisiyle hakiki anlamlarına kavuşuyor.

Kitabın ikinci bölümündeki ‘Kaçış’ta, insan kaçakçıları, batan gemilerle birlikte denize gömülenler, yatacak yeri bile olmayanları dolandıranlar hemen her gün birer haber olarak belirip evrenin sonsuz boşluğunda kayboluyor sanki. Modi, Türkiye’den Avrupa’ya kaçarken pek çok mülteci gibi boğulma tehlikesi atlatıyor. Denize düştüğünde kıyıya yüzerken küçük bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Annesini arayıp Rodos’ta batan gemiden kurtulduğunu söylüyor. Nuotio aktarmış:

“Hemen yola çıkmayı deneyebilirdim. Bir sonraki gemiye, ne Esad, ne Işid, ne de batan gemiler durdurabilirdi beni. Ne istersem onu yapardım. Ama bir süre sonra üzgün ve ağlamaklıydım: Neden o küçük çocuk değil de ben kurtulmuştum?Bana ne olacaktı şimdi?”.

Modi, yıllar süren hayatta kalma mücadelesinden sonra İsveç’te mülteci statüsüne kavuşabilmiş. Biz evi, yurdu olan insanlar, sadece bu hakka sahip olabildiği için “çok şanslı” olduğunu düşünüyoruz. Onun hayatını, benliğini, bir doktor, bir insan olarak gelecek umudunu paramparça eden savaşın ağır tahribatını unutup yaşamaya devam edeceğiz. Modi’nin “Neden o çocuk değil de ben” diye soran suçluluk duygusunu ömrü boyunca ağır, ıslak bir palto gibi taşıyacağını unutacağız.

Her şeye rağmen milyonlarca benzeri olan bu hikayenin sözcüklere dönüşerek birilerinin yüreğine ulaşma ümidi var. Yaşamayla anlatma, hayatla hayat hikayesi arasındaki boşlukta salınan insanın devam edebilmek için bu ihtimale tutunmaya ihtiyacı var. Bizi ‘insan’ kılan tecrübe, başımıza gelenler kadar başkalarının acılarıyla da ne yapabildiğimizi söylüyor çünkü.

* Milyonlardan Biri -  Lotta Nuotio / Ayrıntı Yayınları