Turhan Kayaoğlu
Tem 01 2018

Müzik dünyamızda hayvanlar

Hayvanlar, insanoğlunun avcılık-toplayıcılık aşamasından bu yana, sürekli olarak günlük hayatımızın içinde yer almışlardır. İlkel toplum insanı, hayvanları yalnızca beslenme aracı olarak değil, hayatın gizemini, varoluşu ve ölümü açıklayan yaratıklar olarak da görmüşlerdir.

Böylece güneşe, aya, toprağa, yağmura, geceye, vb. tapmalarının dışında, bazı hayvanları da kutsallaştırmışlar ve tanrı olarak bellemişlerdir. Onların yaşamlarını gözlemleyerek, kendi “toplumsal” hayatlarına etik ve felsefi değerler aktarmışlardır.

Ezop’un 2.600 yıl önce söylediği masalları, bugün kıssadan hisse çıkartarak hâlâ anımsarız. La Fontaine ve Andersen masalları da hayvanların çeşitli davranış ve adetlerini aktararak insanoğluna hayat üzerine dersler vermeye devam ediyor.

Kedi, köpek, muhabbet kuşu gibi bizlere “can yoldaşlığı” yapanların yanı sıra, her gün evimizi işgal eden karınca ve hamamböceklerinden sivrisineklere, tepemizde ve çevremizde uçuşan kuş ve kelebeklere, dere kenarlarında konser veren kurbağalardan yapıştıkları çam ağaçlarında kafa şişirici cayırtılar çıkaran cırcır böceklerine ve sahillerdeki kayalıklarda çalımla yürüyen yengeçlerden denizde hoplayıp teknelerle yarışan yunuslara kadar birçok hayvanla hayatı ve dünyayı paylaşıyoruz.

Çocukluğumuzda ölen kedi ve köpeklerimizi gömerken en yakınlarımızı kaybetmişçesine hüngür hüngür ağlıyoruz. Komşunun hindisine “kabaramazsın kel Fatma”, bahçedeki keçisine “keçi, keçi bin tepeme, götüreyim seni hacı nineme” gibisinden tekerleme sunuyoruz, kış gecelerinde kucağımızda Sarman ya da Tekir kediyle şekerleme yapıyoruz. İnatçılara eşek, kurnazlara tilki, ödleklere tavşan, güçlülere aslan, kabalara ayı, pislere domuz, aptallara kaz kafalı diyoruz.

Baykuşu uğursuz biliriz ama Batı kültüründe bilgeliği simgeler. Bu kuş bir köşede tünemiş bir heykelcik olarak her kütüphanede arzı endam eder. Genç kızın öptüğü kurbağa da birdenbire beyaz atlı bir prense dönüşür.

Bizim kültürümüzde ise atlar, ana ve avrat kadar değerlidir. Bazı Fenerbahçeliler kanarya, Galatasaraylılar aslan ve Beşiktaşlılar da kartal için canlarını vermeye hazırdır.

Daha gerilere gidersek, ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları taşları Kabe’yi yıkmaya çalışan kafirlerin başına yağdırıp Müslümanlığın kalesini savunduklarını duyarız.

Binlerce yıl önce Foça’daki Orak Adası’nı mesken tutmuş olan kuş bedenli, kadın başlı Sirenlerin, oradan geçmekte olan denizcileri büyüleyici şarkılarla tünedikleri kayalıklara doğru cezbedip nice yiğidin canına kıydıklarını okur, hayıflanırız.

Korku filmlerinin büyük ustası Hitchcock bu sirenlerden mi esinlenmiştir nedir, hazret Kuşlar adlı filminde kuşların “esas kadın”a saldırdığı sahneyi izleyen seyircinin ense kökünde zuhur eden ecel terlerine ralli yaptırır.

Hristiyanlar, yılanı şeytanın yardımcısı olarak görürler. Tevrat’ta Birinci Bab 3:1-23’de Havva ile Adem’in Cennet’ten nasıl kovulduğu anlatılır. “Yerdeki bütün hayvanlardan daha kurnaz olan” yılan, Havva’yı Tanrı’nın yasağına rağmen “bilginin ağacı”ndan bir elma koparıp yemeye ikna eder. Havva bununla da kalmaz, bir elma daha koparıp Adem’e verir. Havva’nın işlediği bu suç yüzünden kadın “acılar içinde” doğum yapacaktır ve erkek onun efendisi olacaktır.

Kadınlar kimilerine göre hâlâ yılanın ta kendisidir ama aynı zamanda sülün gibi, ceylan gibi güzeldir, çekicidir. Kimilerine kabarmış bir iştahla “balık etinde” denir. Foça’da balıkçı kahvesinin önünden güzel bir kadın geçince “üf, levreğe bak!” dediklerini duyarsınız.

Çirkince birisi geçerse, onun hanesine de “kaya balığı” yazılır.

Hayvanlar ulusalcı damarımıza da dokunurlar.

Fransızlar için horoz, Hintliler için inek ulusal sembollerdir. İspanyollar için de boğa bir yana, bütün dünya bir yana! Bazı ülkelerin bayraklarını hayvan resimleri süsler. Kimi ulusal liderlere övmek amacıyla hayvan yakıştırmaları yapılır.

İngilizler daha 1100’lerde krallarını “Aslan yürekli Richard” olarak tarihin sayfalarına nakşetmişlerdir. Bazıları için de pek makbul sayılmayacak benzetmeler yapılır. 1300’lerde bir İtalyan hümanistinin ettiği sözün, günümüz Türkiye’sinin sosyal medyasında itibar görme şansı pek yüksektir:

Un re non letterato é un asino coronato (cahil bir kral taçlandırılmış bir eşektir).

Biz eşekle yetinmedik. 1950 sonlarına doğru Demokrat Parti ve CHP arasındaki giderek artan gerginlik halkı ikiye böldüğünde CHP taraftarları kahvelerdeki sohbetlerinde Demokrat Partililer anlamasın, diye cumhurbaşkanı Bayar’dan söz ederken “beygir” derlerdi. Daha sonra DP’nin devamı olacak olan AP de parti amblemi olarak “Kırat”ı seçmişti. Köroğlu yaşasaydı AP’li olur muydu, bilinmez.

Birçoğumuz ana ve babalarımız tarafından hayvan isimleriyle taltif ediliriz. Aslan, Şahin, Kartal, Doğan, Sumru, Ahu, Suna, Yunus, vb. İskandinav ülkelerinde en popüler erkek ismi Björn’dür. Anlamı da “ayı”dır. Ancak bu ülkelerde ayı, ormanların kralı olarak kabul edildiği için o da bizdeki aslan gibi makbuldür.

Şairliğe öykünenlerin hevesini kursağında bırakmak için yağan yağmur ve çakan şimşek eşliğinde onlara ne olduklarını açık bir ifadeyle ifşa etmekten kendimizi alamayız.

Beri yandan anlayan için sivrisineğe saz çaldırır, lafı anlamayana davul zurna azdır, demeye getiririz. Leyleği havada görenimiz, yavrusunu anka kuşu sanan kuzgunlarımız pek çoktur. Kimimiz de kekliği düz ovada avlamakla meşguldür. Pek adetimiz olmasa da midye gibi sessiz kaldığımız anlar da mevcuttur.

Keçiyi Abdurrahman Çelebi deyip horlarız ama peynirini kemali afiyetle lüpletiriz.

İçi özlem ateşiyle kavrulan gurbetçi allı turnayı havada görünce şekerli, kaymaklı, ballı bir türkü çığırır. Ya da ördeğe suya dal da gel, yardan haber al da gel, diye tembihte bulunur. Kimisi de ibibikler öter ötmez ordayım, diyerekten yarinin efkarını püf, diye dağıtmaya koyulur.

On binlerce yıldır insanoğluyla birlikte evrilen hayvanlar, yalnızca hüznümüze ortak olmamış, içimizde sevgi, sadakat, şaka, öfke, hırs gibi birçok başka duyguya da sebebiyet vermiştir. Öyle ya, bülbül ve kanarya ile romantizm ve aşktan dem vururuz. Geceleri bizi uyutmayan sivrisineklere lanet okuruz.

Masallarımızda pireyi berber, deveyi tellal yaparız. İcabında deveye hendek de atlatırız. Birisi saçmalayınca “dam üstünde saksağan” deyip sınıfta bırakırız. Aziz Nesin kahraman polisimizi azılı dolandırıcı “Fil Hamdi”nin peşine düşürür. Kimi durumlarda da ayılar dayı olur!

İşte hayvanların neden olduğu bu güçlü duygularımızı, edebiyat, resim, tiyatro gibi sanat dallarının yanı sıra müzikle de ifade ederiz. Belli ki, bu sanatsal yaratı etkinliklerinin tümünü onlara teşekkür borcumuzu ödemek için boyunumuzun borcu olarak görürüz.

İlkokul çağında "Ali Baba'nın Çiftliği", "Bremen Mızıkacıları" ve "Fareli Köyün Kavalcısı" yla birlikte hayvanları müzik dünyamıza alırız. Yetişkin çağlarda halk türküleri ve şarkılarla onları anarız. Bu arada "Manda yuva yapmış söğüt dalına" cinsinden absürt türküler söylemeye de bayılırız.

Aslında bütün bunları, yani müzik dünyamızda da hayvanlarla birlikte yaşamayı Mezepotamya, Mısır ve Yunan uygarlıklarından bu yana sürdüregelmişiz. Ancak, bunları çok sesli olarak söylemeye ve notalı olarak korumaya Ortaçağ'da başlamışız. İlk örneklerin 1.400'lerde doğa, aşk ve ölümü konu alan İtalyan madrigalleri olduğu bilinir.

Vivaldi, Telemann, Händel, Bach, Mozart, Beethoven, Rossini ve Schubert gibi birçok ünlü besteci, hayvanlara olan şükran borçlarını yaptıkları bestelerle ödemişlerdir.

Ama onlardan önce, Valon-Flaman kökenli besteci Orlando di Lasso'ya kulak verelim. Palestrina'nın yanı sıra 1500'lerin ve Rönesans Okulu'nun en önemli bestecisi olan Lasso, aynı zamanda döneminin en popüler "commedia dell’arte" aktörüdür. Bu besteci, nedenini henüz kimselerin bilemediği pireler için dört sesli bir müzik bestelemiştir.

Şimdi bir çağ atlayarak Bach ve Haydn'la aynı yılda (1685) doğmuş olan İtalyan Domenico Scarlatti'yi dinleyelim. Scarlatti, sonradan İspanya kraliçesi olacak olan Portekiz prensesi Maria Barbara'ya müzik öğretmenliği yapmış. Daha çok sonatlarıyla tanınan bu besteci, bir bestesini çok sevdiği kedisi Pulçinella'nın yardımıyla yazmış.

Beş çocuğuna yasak ettiği çembalosunun tuşları üzerinde özgürce dolaşma ayrıcalığına sahip olan Pulçinella, bir gün patileriyle öyle enterasan sesler çıkartmış ki, koltuğunda kestirmekte olan Scarlatti, yerinden fırlamış ve kalem, kâğıda sarıldığı gibi bu sesleri notaya döküp "Fuga del gatto- Sonata i g-moll K. 30"u bestelemiş.

Sakalının renginden ötürü "kızıl papaz" ünvanıyla tanınan ve sağlık nedeniyle 1704'te papazlığa veda eden Vivaldi'nin en sevdiği kuş "il cardellino" - saka kuşu olmalı. Opus 10'daki altı flüt konserinden üçüncüsü olanı, saka kuşu adını taşımaktadır.

Telemann’ın "Don Quijote Suite"inde Don Kişot'un atı Rosinante ile Sancho Panza'nın eşeği El Rucio'yu sık sık dörtnala koşturur.

Ravel’in ”L'enfant et les sortilèges” adlı operasının gerçek kahramanları kurbağa, baykuş, kedi ve sincap gibi hayvanlardır.

Händel'in 13 numaralı orgel konseri Guck och Nattgalen’de guguk kuşu ve bülbülü konuşturması gibi, Beethoven de "Pastoral Senfoni"sinde guguk kuşu, bıldırcın ve bülbülü neşeyle öttürür. Doğada dolaşmayı pek seven Bethooven, Pastoral senfoni’nin ikinci bölümü olan “Dere sahnesi”ndeki kuş cıvıltılarıya dinleyiclierin içini bahar sevinciyle doldurur. (Prokofiev ve Olivier Messiaen gibi eserlerinde hayvanlara yer veren daha birçok besteci var ama biz burada ilk akla gelenlerle yetinelim).

Rossini de iki kedisini, iki soprano tarafından söylenen "Duetto Buffo di due Gatti" adlı bestesiyle ebedileştirmiştir. Eserin metni tek sözcükten ibarettir: “miyav”. Sopranoların ağzından öldür Allah başka bir laf çıkmaz.

Edward Elgar’ın ”Enigma Varyasyonları” adlı eserinde Dan adlı köpek komik bir baş rol oyuncusu olarak sahne alır.
Grieg’in on albümlük ”Lirik parçalar”ının üçüncü bölümündeki Schmetterling’de kelebeklerin narin kanat çırpışları karşısında dinleyicilerin nutku tutulur.

Çaykovski’nin Fındıkkıran balesi, Clara adlı bir kız çocuğunun bir yılbaşı gecesi gördüğü düşü anlatır. Kızın odası farelerle dolmuştur. Kız bütün gece boyunca farelerle cebelleşip durur.

Camille Saint-Saëns da çocuklar için “Hayvanlar Karnavalı” nı bestelemiştir. 14 kısa parçadan oluşan eserde kimler yoktur ki: Aslan, tavuk ve horozlar, fil, kangurular, kuşlar ve son olarak kuğu! İşte bu kuğunun olağanüstü güzellikteki müziği, ünlü balerin Anna Pavlova’nın yarattığı ”Kuğunun Ölümü” dansıyla ölümsüzleşmiştir.

Korsakov’un Puşkin’in aynı adlı eserine dayanarak bestelediği ”Çar Saltan Masalı” operasında teyzelerinin gazabına uğrayan prens Gvidon, onu sivrisinek, sincap, yaban arısı kılıklarına sokan bir kuğunun yardımıyla baba ocağına döner ve aslında bir prenses olan bu kuğuyla evlenerek muradına erer.

Ama Sibelius’un Tuonelas svan-Tounela Kuğusu adlı senfonik şiirindeki kuğudan hiç hoşlanmayız. Neyse ki, ölüm ırmağı olan Tounela’da süzüm süzüm süzülen ve bet sesiyle şarkılar söyleyen bu kara kuğuyu sevgilisine kavuşmak isteyen kahraman Lemminkäinen tahtalı köye gönderir.

Ancak suda yaşayan canlılara haksızlık etmeyelim ve dünyada en çok çalınan parçalardan birini alkışlayarak programa son verelim: Schubert'in alabalık kantatı "Die forelle".