Türkiye'de yazılı basın ölüme mahkum, çünkü...

Türkiye'de yazılı basın çok ciddi bir krizde. Bu aslında yeni ortaya çıkan bir durum değil. 2000'lerin başında tiraj rakamları toplamda yaklaşık 5 milyon civarındaydı, şimdi TÜİK ve bazı mesleki kaynaklara bakılınca bu rakamın en iyimser görünürde 1 milyon 700 bin civarında olduğu anlaşılıyor. 

Ancak bu sayı bile, tirajların her zaman şeffaflıktan yoksun bir ortamda el yordamıyla anlaşıldığı, bizzat gazete sahipleri tarafından manipüle edilmesinin gelenek halini aldığı ortamda abartılı bulunuyor.

Bilinen iki şey var: 

Bir zamanlar her biri yarım milyonlara yakın satan gazetelerin tümü 'resmi' verilere göre 200 hatta 150 binin altında. 

İki, yazılı basındaki kan kaybı hız kesmiyor. 

Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye'de birkaç yıl içinde anlamlı, etkili herhangi bir gazete kalmayacak. Kalanlar da iktidarın mecburiyetinden, birer resmi gazete kopyası olarak hormonlanmaya devam edilerek yaşatılacaklar. 

Muhalefet kesimine seslenen gazeteler de, ne kadar iyimserlikle, hayalperestlikle yayınlanmaya devam edilirlerse etsinler ne kitlelere ulaşabilecekler, ne satın alınacaklar, ne de finansal olarak sürdürülebilir olacaklar. 

Peki neden böyle? 

Sorunun önemli bir parçası, yazılı basının 'ağır çekim ölümü' konusunda Türkiye'de meslek içi analizlerin küresel olgulardan bihaber yapılması. Doğru teşhis sağlıklı ve ayrıntılı bilgiyle yapılır. Yandaş veya muhalif kesimlerde de olsalar, ülkedeki meslek erbabı - İslamcı, solcu veya Kürt - yazılı basın konusunda katı gelenekçilik-muhafazakarlık noktasında buluşuyor. Gazete'nin 'kutsallığı', 'vazgeçilmezliği' üzerine paylaşılan bir fetişizm hakim, geniş bir kesimde. Ülkenin kendi kabuğuna çekilmişliğini, mesleğin etrafına zihinsel bir koza örülmüş olmasını, baskılar ve ekonomik krizin cenderesini de buna ekleyince, durumu okuma konusunda hakikatlerin perdelendiğini de anlıyoruz.

Sadık Güleç'ün Duvar'da tiraj krizi ile ilgili röportajı, medya içindeki miyopluğu, haydi miyopluğu demeyelim, sığlığı anlamakta hayli yararlı. Tiraj rakamları üzerinde oynamalara suçu atanlar mı ararsınız, okuyucunun beklentilerinin hiçe sayılmasının çok önemli olduğunu iddia edenler mi, kabahati dağıtımcı ağının tekelleşmesinde bulanlar mı, daha neler neler.

Röportajda dikkate almaya değer tek bölüm, Hürriyet eski okur temsilcisi Faruk Bildirici'nin yorumları. 1990'lar ve 2000'lerde Türk medyasının büyük patronların sahipliğinde iktidarlara her zaman yakın olduğunu belirtiyor Bildirici, ve bugün sektör üzerinde - benim 'sıkıyönetim' dediğim - bir kontrol sistemi kurulduğunu hatırlatıyor:

“O kadar kontrol altında ki birileri sizi sürekli kontrol ediyor, haberler, başlıklar öngörüyor. Eskiden iş adamlarından, bürokratlardan, siyasilerden gelen talepler ‘şu haberi şu şekilde yazmayın. Yazmasanız iyi olur’ şeklinde olurdu. Şimdi ‘haberi şöyle yazın’ deniyor yada çoğu zaman haber hazır geliyor. ‘Şuraya koyun’ noktasına geldi artık. Tamamen aktarıcılık, propagandacılık konumuna geldi,” diyor Bildirici.

Bu da genel ülke hakikatinin bir parçası, ama ''neden yazılı basın çöküyor?'' sorusuna gene kısmen cevap veriyor (belki verdi de metne o kadarı girmiş, bilemem). 

Türk medyası Uzan, Bilgin, Doğan, Ciner gibi gazeteciliği amaç değil araç olarak gören patronların eline geçtiğinden beri, bir otosansür kültürü yerleşti mesleğin ortasına. 

Sayfaların patronlar veya mutemetleri tarafından her gece baskıdan önce 'aman özel ve milli menfaatlere aykırı haber girmesin, canlar sıkılmasın' denetlemesi, 1990'larda kök salan bir gelenekti. Ta baştan sakat bir sektör parçasıydı 'patron medyası' (bunu Milliyet ve Sabah okur temsilciliği esnasında kovulmaya varacak şekilde ben, Hürriyet'te de Bildirici, acı ile tecrübe ettik). 

Şimdilerde fark, bu içerik denetiminin, zaten otosansür yaşanan yandaş medyada (sektörün yüzde 93'ü), bir de Saray sansürcüsü İletişim Başkanlığı tarafından katmerli olarak denetlenmesi. Sansür ve oto-sansür çarkı, mevcut medyada çalışanları inkarcılığı, kulp takmacılığının da etkisiyle muazzam bir cendere artık. Eskiden çıkarcı patronların birbiriyle nüfuz alanı çekişmesi nedeniyle iyi-kötü bir habercilik rekabeti, bir 'çeşitlilik' vardı, doğru, ama o da çoktan bitti.

Peki neden batıyor ve batacak yazılı basın Türkiye'de? Dediğim gibi teşhis eksik veya yanlış olursa, tedavi de sonuç vermez. 

Öncelikli ipuçları zaten Reuters Institute'un en son dijital medya raporunda mevcut, herkesin okuması salık verilir. Bu rapor Türkiye'de internetin - haber siteleri ve özellikle sosyal medya üzerinden - asli bilgilenme mecrasına dönüşmekte olduğunu işarte ediyor, podcastin ötesinde video içeriğine ilginin hızlı artışına dikkat çekiyor.

Bunu az çok biliyoruz tabii, medyanın mevcut haline en miyopik veya 'ideolojik' bakanlar dahi şekillenmekte olan yeni global medya düzeninin farkında.

Ama asıl sorun, Türkiye'ye özgü sosyolojik alışkanlıkların, kuşaksal değişimin ve coğrafi olguların tam anlaşılmamasında. 

Türkiye'de 'gazete'nin hala çok etkili bir mecra olduğunu savunanlar, toplumun çok büyük bir kesiminin (UNESCO rakamlarına göre neredeyse yüzde 90'ının) haber, bilgi ve yorumu TV kanallarından aldığını, 1990larda dahi Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerin mali gücünün ait oldukları gruplar tarafından kısmen sübvanse edildiğini unutuyor veya görmezden geliyorlar. 

Şurası bir gerçek ki Anadolu'da taşra ve kırsal mukimi çok geniş bir kesim, yerel bürokrasi dışında gazetelerin anlamlı ölçüde kalıcı ve düzenli okuru olmadı. 

1994'teki Radyo TV özelleştirmesine kadar TRT'nin yaygın TV ağını izlerken, özelleştirme ardından diğer kanallara geçti, o kadar. Anadolu ekonomik sebeplerle, okuma yazma geriliği nedeniyle her zaman TV bağımlısı oldu. Sözel ve görsel habere sadık kaldı.

Demek ki, Türkiye'de asıl, belirleyici mecra TV'dir. Erdoğan rejiminin Gezi'den başlayarak kontrolde önceliği TV kanallarına vermesi de bunu yeterince açıklar. 

Türkiye'de kamuoyunu etkilemenin asli mecrası TV'dir, gazeteler değil.

Gazetelerin gücüne vurgu yapmak isteyen biri çıkıp ''Evet tirajlar genelde düşüyor ama bakın Sözcü çok satıyor'' diyebilir. Öyle olsa da, bu, ikna edici değildir: Çünkü Sözcü geleneksel anlamda, bol miktarda, çeşitlendirilmiş, denetlenmiş haber veren bir referans gazetesi değildir, böyle bir iddiası da, çizgisi de yoktur. 

Sözcü, toplumun iyice gerildiği bir ortamda, ağırlığı 'tavırlı' başsayfaya ve başlıklara, içeriğinin tek cazip bölümünü bağırgan muhalif seslerin oluşturduğu köşe yazarlarına veren bir 'yorum gazetesi'dir. Okurunun yaş ortalaması (yüksek) ve coğrafi dağılımı (batı illeri) bellidir. Hepsi o kadar. 

Önemli olan, bugün evrensel normlara uygun habercilik yapan - yani kanaat değil, haber veren - bir gazetenin, gazetelerin yokluğudur.

Olsa da şimdi durum değişir miydi? Hayır. Çünkü, ülkedeki iş dünyasında ciddi karar vericiler bu yoklukta doğru haberi internet ormanında iz yol bilerek topluyor zaten.

Ve geliyoruz en önemli noktaya: Nüfusu hayli genç olan Türkiye'nin genç kesimi hayli uzun bir zamandır gazete okumuyor. Bu, İslami-muhafazakar kesim gençleri için de, kırsal kesim veya Kürt gençleri için de, şehirli seküler-modern gençler için de ortak bir olgu. 

Ancak bu, ''gençler haberle ilgilenmiyor'' demek değil. Tam tersine, özellikle şehirli seküler-modern gençler de, Kürt gençleri de haberle ilgileniyor, takip ediyorlar, ama bunu sosyal medyadan alıyorlar, kendi seçtikleri mecralardan, mesela Instagram'dan veya Youtube'dan. Gazetelere onların dünyasında yer yok.

Yaşı artık geçkinleşen meslektaşlarımız ağzıyla kuş tutsalar da, bu kesimler gazeteye dönmeyecek, onunla ilgilenmeyecekler. Bu bir 'yeni dönem' meselesi, kökten değişen alışkanlıklar meselesidir.

Bu veriler ışığında, gazetelere hala önem atfedilmesini, mevcut krizin geçici görülmesini de anlamak pek mümkün değil. 

Hal böyle iken, bazı gazetelerin seçmen eğilimlerine etkisi de asgaride kalacaktır. 

Elbette yazılı basında çeşitlilik olabilir, iyidir hoştur ama mevcut şartlarda, - solda veya milliyetçi sağda - 'muhalif' gazete çıkarma işinin neticesi, partizan basın için son derece kısıtlı bir alıcı kitlesine mahkum kalmanın, mali sıkıntıdan kurtulamamanın, ve değişen dünyanın şartlarına uyamamanın bedelini ataletle, yerinde saymakla ödemek olacaktır.

Tirajların yükselmesini kimse beklemesin. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.