Şub 04 2018

NY Times Nusret'i yazdı: Bir tutam serpsin, bir kare çekilsin- Nusret'le akşam yemeği

Tam da vejetaryanlık her geçen gün yeni taraftarlar bulurken, etle arasında kurduğu tuhaf ilişki ile gündemi ete boğan Nusret'in New York'ta açtığı restaurantı günlerdir medyanın gündeminde.

Bir fenomen haline gelen 'Salt Bea' yani tuz serpme hareketi ile ivme kazanan Nusret, dünya et restaurantları sektöründe hatırı sayılır bir yer elde etmek için çabalayadursun, The New York Times Gazetesi bu amaca matuf bir yazıyla Nusret'i hedefine bir parça daha yaklaştırdı.

Pete Wells tarafından kaleme alınan o yazı.

 

nusret

 

Yemeğin ortalarında, Nusret'in kendi elinden kucağıma beyaz tuz kristalleri serpildi. Nusret pantolonuma tuz serpmek niyetinde değildi aslında, en azından benim gördüğüm kadarıyla.

Midtown'da yeni açılan restoranı Nusr-Et Steakhouse'da, masada benim önümde duran kaburgayı hedef almıştı., ama tuzu serpmeden önce elini şakaklarına kadar kaldırdı ve haliyle tuzun büyük çoğunluğu hedefi şaştı.

Çok heyecanlandım, tabii ki. Nusret'in, yurtdışında bilinen adının (Salt Bae) kaynağı olan stilize, akıl almaz jestiyle artık bir hatıram vardı. Tabii ki oradaki herkes hatıralar için gelmişti, ama diğer zavallıların elinde bir video ya da fotoğraftan başka bir şey yoktu. Bende ise, Nusret'in kendi eliyle bir biftek gibi tuzladığı pantolonum vardı. 

 

nusret

 

Sezgileri kuvvetli olan okuyucular, düşüncemin ardındaki aksaklığı çoktan anlamışlardır. Benim hatıram, ayağa kalktığım anda yok olacağından, gösteriş yapmamın tek yolu, Nusr-Et'teki sandalyemde otururken arkadaşlarımı çağırıp pantalonumu göstermek olurdu. Sonunda telefonumu pantalonuma çevirip bir kare çektim.

Birkaç yıl önce, restoranlar hala elektronik dünyadan uzak, dijitalden uzak arkadaşlarımızla sohbet edip yemek yiyebildiğimiz yerlerdi. Telefonlardaki kameralar bu durumu değiştirdi, ve artık dışarıda yemek yemenin tek amacı artık çoğunlukla orada olduğunu ispat eden bir fotoğraf paylaşmak sanki.

Nusr-Et de bu süreci beklenen neticeye ulaştırıyor. Nusret Gökçe adlı adamın, viral Instagram videosu ile Salt Bae olarak bir 'meme' haline geldiği geceyi tekrar tekrar yaratan bir restoran; bu durum hesabı ödeyen birçok müşteriye Gökçe'nin neredeyse diğeriyle aynı olan videoları çekip paylaşmalarını cesaretlendiriyor; ve bu videoları Instagram'da paylaşıp dışarıdakileri de aynı gösteri için restorana davet ediyor.

Mükemmel yayın akışı sayesinde, ve aracılı deneyimin yaşanan deneyim üzerinde kurduğu üstünlükle Nusr-Et belki de, New York'un ilk gerçek 21. yüzyıl restoranı olabilir. 

 

nusret

 

Gökçe'nin restoran işletmecisi olarak kariyerinin sosyal medya tarafından yaratılmadığını öğrenmek bazı New York'luları şaşırrtabilir. Bir yıl önce 'Osmanlı Eti' adlı kısa bir Instagram videosu ortaya çıkmadan çok önce de Türkiye'de zaten Nusr-Et adı altındaki steakhouse ve burger mekanı zincirine sahipti.

Fakat, et kesme ve tuzlama tekniğini gösteren o hızlı film olmadan, New York'ta Black Rock'un zemin katında bir şube açacağı duyurusuna kimse ilgi göstermezdi.  

Nusret Gökçe bu işi 2002'den beri yaptığı için, üç hafta önce açılan yeni restoranı, pek de karmaşa içinde değil. Ama ihtiyatsız bir yeni gelen için bubi tuzaklarıyla dolu bir şehir olan New York'ta bu işi yaptığı düşünülürse, az da olsa bir karmaşa yaşandığı söylenebilir.

Kaosun büyük çoğunluğu girişte yaşanıyor, aç misafirleri neşeyle karşılayıp boş masalara yerleştirmeye çalışırlarken. Benim davetlilerimden biri geç kalmıştı, o yüzden bizi hemen masamıza almadıkları için restoranı suçlayamam, ama herkes geldikten sonra da barda anlaşılmaz bir yarım saat geçirdik.

Bir süre kendimizi görünmez hissettik, sonra arka arkaya üç kişi gelip bize hemen bir masa ayarlamaya söz verdiler, sonra hepsi birden ortadan kayboldu. Uzunca bir süre tek hareket, barmenin, oturduğumuzda ona verdiğim kredi kartımı bulamamasıydı. 

Sonunda servis elemanlarından birinin önlüğünden çıkan kartımla, dört kişi için ikişer içkinin hesabını ödedim. Zorunlu bir yüzde 18'lik servis ücretiyle beraber hesabın tamamı 180 dolardı. Bu, ne yazık ki, büyük titizlikle yapılan kokteyllerin satış fiyatına yakındı ve maalesef bu kokteyller o titizlikle hazırlanmamıştı.

Kendi yapımları olan viskili kokteyl, iddia ettiklerine göre zencefil şurubu ve Scotch'la yapılmıştı ama tadı şeker, arpa ve su gibiydi. Dumanlı bir şarap sürahisinden bardaklara boşaltılan Tütsülenmiş Negronis'nin tadı ise yanıktı.

 

nusret

 

Yemek için, açık bir mutfğın önündeki masamıza geçtiğimizde işler iyiye gitmeye başladı. Türkiye'de Gökçe etini, özel bir çiftlikten alıyor. Manhattan'da ise, diğer herkes gibi, Pat LaFrieda'dan ve Bronx'taki Master Purveyors'dan alıyor. 

Menüyü gördüğümde etrafta neden o kadar çok et sergilendiğini anladım: Başlangıçtan ana yemeğe kadar her şey neredeyse dana etiydi. İtiraf etmeliyim ki, "et sushi" denen bir iştah açıcı bitmiş olduğu için rahatladım, ama Marco adındaki sevimli bir garson tarafından masanın yanında doğranıp hazırlanan tartare'ı sevdim.

Tabağı hazırlamayı tamamladığında, ustasının stilini soluk bir şekilde taklit ederek yukarıdan tuz serpmeyi de ihmal etmedi. Zavallı Marco, diye düşündüm. Bildiğin tek şarkı "Single Ladies"ken Beyonce'nin alt grubu olarak sahneye çıkmak gibi bir hissi vardı herhalde. 

İki adet güzel ama dikkat çekici olmayan salatadan sonra "spaghetti steak" denen yemeğe ulaştık, erimiş yağların üzerinde parladığı yumuşacık biftek şeritleri; eti makarna gibi çatalımıza dolamaya da teşvik edildik.

"Bu çok çılgın bir yemek, ağzınızda eriyecek," diye söylendi bize, ve öyle de oldu. Ama yumuşaklığı, yine de lokuma yaklaşamadı bile. Adını Türk lokumundan alan bu et yemeği, ince dilimlenmiş filetoların sadece ızgaranın izi çıkacak kadar ateşte pişirilmesiyle yapılıyor. Ben bifteğimi biraz dişe dokunur severim, ama lokumla tanıştığım için çok mutluyum.

Daha sonra bir çizburger paylşatık, dörde bölünmüştü ve içinden lezzet fışkırıyordu. Daha taze bir ekmeğin arasında olsa iyi olurdu; ve patates kızartması olmasa da olurdu. Ama et konusunda tartışacak hiçbir şey yok açıkçası.

Ama yine de bir şey eksikti. Ya da, aslında, biri eksikti.

Ve sonra birden karşımızda belirdi. Üzerindeki beyaz tişörtün altında ince altın zinciri görünüyordu. Siyah saçları arkada sıkı bir atkuyruğu şeklinde toplanmıştı.

Gözleri, siyah yuvarlak güneş gözlüklerinin arkasında saklanıyordu. Bazen, "Osmanlı Eti" filimi çekildiğinde başka kıyafet giymiş olmayı ister miydi diye düşünüyorum. Artık geriye dönmek için çok geç. Beyaz tişörtü ve güneş gözlükleri olmadan Nusret -Salt Bae-düşünülemez ve oradaki herkesin görmeye geldiği kişi Nusret.

Tam tahmin ettiğim gibi Osmanlı Eti'ni kesme ve tuzlama ritüeli gerçekleşti. Sürpriz yok, konuşma yok, aksama yok, ama tabii sağlık kurallarını ihlal etmemek için ellerine eldiven giyiyordu.

Nusret Gökçe'nin tek bir hareketi vardı, ve bunu tam bir özgüvenle sergiledi, ki dans pistine çıkan herkes tek bir hareketin yeterli olduğunu bilir. Masadakilerden biri olayın tamamını videoya çekti ve biz dördümüz de Nusret'in global ağındaki yerimizi aldık. 

Ve tabii ki bifteği de yedik. Bazı yerleri az pişmiş, diğerleri orta pişmişti, ama bunun dışında et muhteşemdi. Patates püresi berbattı, ama sonuçta Nusret Gökçe kendini patatesçi olarak tanıtmadı. 

Her ne kadar bir insan 'meme'yle tanışmaktan memnun olsam da, bütün gece hoş olmayan düşüncelerle dikkatim dağıldı. En rahatsız edici olanı paraydı. Osmanlı eti azımsanamayacak bir yemek, ve New York'ta kaburgaya 130 dolar ödemek eşi görülmemiş bir durum değil. Fakat spaghetti biftek ve lokumun her biri 70 dolardı, ve tahminimce 250 gr biftekten fazlası yoktu tabakta. Hiçbir cazibesi olmayan salataların her biri 25 dolardı; ve patates yığını, diğer birçok garnitür gibi, 15 dolardı. 

Bir gün Nusret New York'u terk edip başka etleri tuzlamak için başka kucaklara giderken fiyatlar burada kalacak. O olmadan, restoran şimdi olduğundan daha da tuhaf görünecek.

Nusret Gökçe'nin evini anımsatan tek yiyecek tatlı. Tek bir tatlı var, yuvarlak tepside pişirilip pizza gibi dilimlenen, memleketinden gelen baklava. Üçgen dilimler halinde servis edilen baklava, içine konulan Türk dondurması olmadan, kendi başına çok daha iyi. Yanında bir fincan Türk kahvesi içebilirsiniz.

Ben Türk kahvemi sert ve yoğun seviyorum, ama şansıma içine zaten şeker atılmıştı. Belki de, artık Tatlı (Sugar Bae) zamanıdır. 

https://www.nytimes.com/2018/02/02/dining/salt-bae-pete-wells-nusr-et-steakhouse.html