Yavuz Baydar
Ara 31 2017

Kriz daha da derinleşirken...

Beklendiği üzere, bir başka 'annus horribilis' halinde geçti 2017.

Türkiye'de özgür, hakkaniyetli, karşılıklı saygıya dayalı, hukuk payandası yerli yerinde bir düzenin hayalini kurmaya inatla devam edenler için bir kabus yılıydı.

Geriye kalan çoğunluğu büyük ölçüde kayıtsızlığa ve tevekküle, bir kesimi telafisi gitgide güçleşen bir öfke birikimine, bir başka kesimi ise korkuya sevkeden kabalık, hoyratlık ve dalkavukluk düzeninin gitdige derinleştiği 365 günlük bir 'canlı yayında dehşet yayını'.

Hiçbir zaman demokrasi mefhumuyla barışmamış olan güçlerin, bir kez daha anti-demokrasi ve anti-hukuk asgari müştereğinde, hafızaya ve tahammüle meydan okurcasına buluşmasına tanık olundu 2017'de. Buna, sağdan sola uzanan geniş siyaset zemininde demokrasi algısında netleşmemiş kesimler de ses çıkarmamayı bir taktik gereği olarak gördü.

2017 demokrasiye erişme kanallarının tamamen kapandığı, geriye dönüşün imkansızlaştığı bir yılın ta kendisi miydi Türkiye açısından?

İktidara karşı olan, muteriz kesimlerdeki kafa karışıklığı, dağınıklık ve strateji yoksunluğu, bu soruya evet cevabı verilmesini kolay kılıyor.

Türkiye'nin kollektif bir idrak yoksunluğundan muzdarip olduğunu ileri sürenler, her geçen gün argümanlarının güçlendiğine tanıklık ettiler.

İçerden bakanlar da, dışardan ülkenin kapkaranlık bir yönetim biçimine sürüklenmesini, demokrasi adıne önderlik eksikliği kadar, farklı toplum kesimlerinin yakın geçmişte yaşananlardan kendisine hata payı çıkarmamasının da çok büyük etkisi olduğunda buluşuyorlar.

Her kesim, içine düşülmüş bu durumda kendine ait bir sorumluluk taşıyor. Bu kesin.

2013 Gezi olaylarından bu yana süregelen 'ağır çekim sivil darbe' sürecinin doğru okun(a)maması, muhalefetin ana gövdesinin o günden bugüne hemen her gelişmeyi yanlış değerlendirmesine de yol açtı. 15 Temmuz sonrasında empoze edilen 'kararname rejimi'nin sebep, kapsam ve hedefinin anlaşılması, kendisine zeka ve öngörü atfeden elit kesimlerde bile, aylar ve aylar aldı. Söz konusu olan, belki de tarihi bir gaflettir, bilemiyorum. Bunu yıllar sonra, araştırmalarda, kitaplarda okuyacağız.

Ekonomik kriz ardından başlayan AKP döneminin ürettiği dönüşüm fırsatları iktidar hınç ve hırsı ile muhalefetin gafleti yüzünden hemen tümüyle heba edildiyse, iç muhasebede algı eksikliğindeki iki temel unsur nedeniyle günümüzdeki ahlaki çürüme ve hukuksal yıkıntı tablosu oluşmuştur:

  • Bu ülkede farklı kimlikleri temsil eden sosyal grupların her biri, diğer(ler)inin yok edilebileceği fikrini bir türlü aşabilmiş değildir. Oysa, bu ülkede hiçbir sosyal grup tamamen imha edilememiş, tamamen ezilememiştir. Mümkün de değildir.
  • Türkiye'deki sosyal gruplar ile şimdilerde kemikleşmiş kimlikler üzerinde siyaset yapan siyasi temsilcileri, bunların bürokrasideki izdüşümleri; ayrıca yine 'kimlik yoğuşması' üzerine etkinlikleri sürdüren sivil toplum ve meslek örgütlerinin ezici çoğunluğu, 'demokrasi'yi eşitlikçi ve özgürlükçü bir 'iktidar paylaşımı' projesi olarak değil, iktidarın bir elden ötekine geçmesi; en basit tabiriyle 'güç kapkaççılığı' olarak görmektedir.


Habercilik açısından bakıldığında, 2018, Türkiye'nin ahlaki, siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik veçheleri gayet belirgin olan sistemik krizinin çok daha derinleşeceğinin habercisidir. Sertleşen ve hızlanan otoriter adımlar faşizm inşaatının en nihai aşamasını işaret etmektedir.

Muhalefetin bir kısmı, bürokrasi, iş alemi, akademya, yargı ve medya, güçler ayrılığı yerine güçler birliğini öneren tekil liderliğin iradesini kabul etmiş; ve iddia edilebilir ki, halkın önemli çoğunluğu mevcut durumu ve ona önerilen alternatifi 'otoriter düzen' asgarisinde satın almıştır. Halka sunulan alternatifler, dar bir cetvelde, sadece otoriterlik dozunun farklılıklarına dayalı; ülke sorunlarının inkarını geleceğe taşıyan taktik vaatlerden ibaret görünmektedir.

Gerçeğin olduğu gibi tespiti, bu aşamada, sağlam bir gazeteciliği ve cesur bir yorumculuğu gerektiriyor.

Gerçekçilik, iyimserliğin karşıtlığı değildir.

İçi boş, geçmişi kalıp ezberlerine dayalı bir umut tacirliğinin, demokrasi arayışına dönüşü geri getirmesinin zorluklarını berrak bir şekilde tartışmak, Türkiye'nin korkuya meydan okuyan bir avuç aydınının bu ülkenin saf bir faşizme teslim olmasının önüne geçmek için geriye kalan son sorumluluğudur.

Bundan sonrası, sürekli bir kabusa dönüşebilir.

'Herşey geçer' fatalizmini aşılayanlar, geçen yüzyıl İspanya ve Portekiz'de, SSCB'de ve 1979'dan beri İran'da zulmün kaç neslin üzerinden silindir gibi geçtiğini görmezden geliyorlar.

Siyasetçilik elde tuval güzel resimler yapıp; güzel kelimeleri yanyana getirip megafonla kitlelere satmaktır.

Gazetecilik ise topluma 'sen busun' diye ayna tutmaktır, acı dozu ne kadar yüksek olursa olsun gerçeklerle bireyleri, kitleleri yüzleştirmektir.

Ahval olarak asli ilkemiz bundan ibarettir.

Hiçbir ideolojik eğilimi kayırmadan, her türlü demokratik düşünce akımına açık kalarak gerçekleri 'yüzlere vurmaya' devam edeceğiz.

Ezberlerin dışında konuşanları, medeni cesareti bu ülke için görev sayanları, hangi kimliği temsil ederlerse etsinler, özenle kurduğumuz kamusal tartışma alanımızda bir araya getirmeyi sürdüreceğiz.

Türkiye zaten darboğazdaydı, iktidarın demokratik paylaşımı umutlarıyla başlayan süreç artık insanları birbirini nefret kuyularına atma, eziyeti normal görme noktasına getiren bir iktidar kapkaççılığına dönüştü. Seçimlerin olup olmayacağı bile açık açık sorgulanıyor; belki de olmayacak.

Şu kesin: 2018'le birlikte sistem krizi daha da derinleşecek.

Bizim mütevazı görevimiz, sizi her gün gerçeklerle buluşturamaya devam etmek olacak.

Herşeye rağmen, tüm okurlarımıza, huzuru ve mutluluğu, karşıklıklı güveni geri getirecek, sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar