Aziz Konukman: YEP hedefleri çöpe atılmalı, her şeyin sorumlusu Erdoğan

Bir dönem Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) en gözde ülkelerinden birisi Türkiye idi. Türkiye’den giden konuşmacıların yer aldığı oturumlarda salonlar tıklım tıklım olduğu gibi ayakta dinleyenler salonun dışına taşardı.

Son dört-beş yıldan bu yana ise olağanüstü hal, kanun hükmünde kararnameler, gözaltılar, tutuklamalar, ihraçlar, yasaklar, yargının siyasetin kontrolüne girmesi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçiş sonrası tek adam yönetimiyle Türkiye, o yılları mumla arar hale geldi.

İşte böyle bir ortamda Davos’a giden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Türkiye’ye yönelik yabancı yatırım ilgisinin çok büyük olduğunu, 2019’un “dengelenme”, 2020’nin ise “devrim ve şahlanma yılı” olacağını öne sürmesi, Merkez Bankası’nın “ABD Merkez Bankası FED’ten daha bağımsız” olduğunu söylemesi, muhtemelen Davos’taki pek çok katılımcıyı tebessüm ettirdi.

Ahval’in sorularını yanıtlayan Gazi Üniversitesi ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim üyesi İktisatçı Prof. Aziz Konukman, Bakan Albayrak’ın sözlerini “Milleti aptal yerine koyma geleneğini sürdürüyorlar. Hele hele Davos gibi bir yerde bunun alıcısı çıkmaz. Bunlar inandırıcılıktan yoksun, aklı başında kimsenin ciddiye almayacağı açıklamalar” diye yorumladı.

Prof. Konukman 2020-2022 Yeni Ekonomik Program (YEP) ve 2020 bütçesinin ise ilk günden iflas ettiğini belirterek; “YEP ve bütçeyi çöpe atmalı” dedi.

Prof. Aziz Konukman’a yönelttiğimiz sorular ve yanıtlar şöyle:

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, beraberinde Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal ile birlikte Davos toplantılarına katıldı. Türkiye ekonomisi, uygulanan para ve maliye politikalarıyla, hedeflere yönelik açıklamaları oldu. Size göre bunlar ne kadar gerçeği yansıtıyor, yabancılar nezdinde nasıl yorumlanır?

Davos’ta her yıl yapılan bu toplantı, küresel liberal dünyanın zirvesi. Bir anlamda dünya ekonomisinin gidişatı ve geleceği burada dizayn ediliyor. ABD Başkanı'ndan, Hazine Bakanı'na varana kadar dünya ekonomisine aldıkları kararlarla yön verenlerin hepsi orada.

Küresel sermayenin, finans kapitalin, kısaca küresel ekonomin kreması, kaymak tabakası diyebileceğimiz kişiler, kurumlar katılıyor. Bu tespiti yaptıktan sonra, siz oraya gidip adeta liberal dünyanın mabedi olan bir yerde, Türkiye Merkez Bankası’nın ABD Merkez Bankası'ndan daha bağımsız olduğunu söylerseniz, kimse sizi ciddiye almaz.

Küresel liberal yaklaşımı temsil edenlerin en çok önemsediği, olmazsa olmazlarının başında merkez bankalarının bağımsızlığı, para politikalarının şeffaflığı gelir. İktidarın başındaki Cumhurbaşkanı çıkıp, görev süresinin dolmasına daha iki yıl olan Merkez Bankası Başkanı için ‘lafımızı dinlemiyordu, görevden aldık’ diyorsa, bağımsızlıktan söz edilemez.

En son 16 Ocak’taki faiz kararında olduğu gibi, daha Merkez Bankası toplanmadan Cumhurbaşkanı faizlerin indirileceğini açıklıyorsa, o Merkez Bankası’nı da, Başkanı'nı da kimse ciddiye almaz, itibar etmez. Milleti aptal yerine koyma geleneğini sürdürüyorlar.  Hele hele Davos gibi bir yerde bunun alıcısı çıkmaz. İnsanlar kıs kıs gülerler. Bunlar iç kamuoyuna dönük, inandırıcılıktan yoksun, aklı başında kimsenin ciddiye almayacağı açıklamalar.

O zaman Türkiye’ye yabancı ilgisinin olağanüstü boyutta olduğu, yabancı yatırım sermayesi girişlerinin yükselişe geçeceği, 2020’nin devrim ve şahlanma yılı olacağı iddiasını nasıl yorumlamak gerekir?

Öncelikle Yeni Ekonomik Program (YEP) anlamsız bir şey. Bunun adı yasada da Orta Vadeli Program (OVP). 2018’de açıklanan da 2019 yılında açıklanan da, 2020-2022 için açıklanan da hepsi YEP. O zaman ne diyeceğiz, YEP-1, YEP-2 vs. mi? Ya da ‘daha yeni YEP’, ‘en yeni YEP’ mi demek gerek.

Sadece bu bile yapılan işlerdeki ciddiyetsizliğin, milletle dalga geçme anlayışının ürünü. 2019’da ilan edilen YEP’te büyüme hızı hedefi yüzde 2,3 idi. Oysa üç çeyrek üst üste eksi büyüme yaşadık ve şimdi 2019 yılsonu gerçekleşme beklentisini yüzde 0,5 olarak ifade ediyorlar!

Yüzde 0,5’ten 2020’de yüzde 5 büyüme hızına çıkış hedefi, iktisat ilkeleri, makro hedeflerle birlikte akla zarar, mantık dışı. Olanaksız bir hedef. Dünya Bankası, IMF, OECD gibi kuruluşların, S&P, Moody’s vb. kredi derecelendirme kurumlarının öngörüsü 2020 için yüzde 2-2,5. Azamisi belki yüzde 3 olur diyor. Yüzde 0,5’ten, 4,5 puanlık sıçramayla yüzde 5 büyüme hedefi koymak, sonra da üç yıl üst üste bu düzeyde büyüme olacağını söylemek, tıpkı Merkez Bankası’nın bağımsızlığı hikâyesindeki gibi, milleti aptal yerine koymak.

Karşımızda gayrı ciddi bir ekonomi yönetimi var. Açıkladıkları verilerle ciddiyetten, itibardan yoksun hale gelmiş ekonomik kurumlar var. Merkez Bankası, TÜİK, özerkliği sözde kalmış düzenleyici kuruluşlar vs. 2019 YEP’inde yüzde 2,3 büyümeye göre makro hedefler, büyüklükler, bütçe büyüklükleri, borçlanma hedefleri ve ödenekler tespit edildi. Hiçbirisi tutmadı. Büyümeden enflasyona, bütçe açığından istihdama, borçlanma politikasına varana kadar.

Merkez Bankası’ndan oradan buradan para toplayıp bütçeye koydular yine olmadı. Bütçe açığı hedefi neredeyse 1,5 kat aşıldı. Geçen yıl Şubat ayında bir yılda 2,5 milyon yeni istihdam hedefi ilan ettiler, 1 milyon yeni işsiz yarattılar. Çünkü yatırım yok. Üretim yok. Üstelik, ekonomi dedikleri gibi yüzde 2,3 büyümedi. Tam tersine küçüldü eksi büyümeye geçti.

Bu kadar hedefleri tutarsız, çalakalem, hazırlanan, yazılan bir YEP’in yeri çöplüktür. 2020 için de yüzde 5 büyüme hedefine göre makro büyüklükler, bütçe ödenekleri, borçlanma tutarı, harcamalar belirlendi. Madem 2020’de büyüme yüzde 0,5’ten yüzde 5’e çıkacak o zaman niye geçen seneki 2,5 milyon yeni istihdam hedefini 3,5 milyona çıkartamıyorlar? İşsizlik düşecek, tek haneye inecek diyemiyorlar. Çünkü 2020 YEP’inin de bütçesinin de atılması gereken yer çöplük. Bütün hedefler çökmeye mahkûm.

Türkiye’nin çift haneli işsizlik, eksi büyüme döngüsüne girmiş olmasıyla en büyük ihtiyaç yerli ve yabancı yatırım sermayesi değil mi? Bakan Albayrak’ın açıklamalarına bakılırsa bu yıl yeni yatırım, özellikle yabancı yatırım sermayesi gelişi beklentisi yüksek.

Yabancı yatırımcı niye gelsin Türkiye’ye? AKP iktidara geldiğinde AB’ye tam üyelik hedefi vardı, uyum yasaları çıkartıldı. O dönemde yatırım amaçlı yabancı sermaye girişleri çift haneye yükseldi. Yıllık 20 milyar dolara yaklaştığı dönemler oldu. Şimdi öyle bir ortam yok. Sabahtan akşama kararlar, kararnameler değişiyor. Torba yasaların içine her şey dolduruluyor. Yabancı yatırımcı gelecek, parasını getirecek sonra bir bakacak ‘hakkınızda FETÖ bağlantısı iddiası var, terörle iltisaklı-irtibatlı vs.’ deyip, yatırımına, malına, parasına el koyarlarsa onu koruyacak yasa mı var? Bağımsız yargı mı var? O yüzden mümkün değil.

Kredibilite denilen bir şey var dünyada. Bu haliyle Türkiye’nin, Merkez Bankası’nın, Maliyesinin, Hazinesinin, diğer kurumların kredibilitesine bakıyor yabancı yatırımcı. Sermaye, ister yerli ister yabancı olsun, mülkiyet hakkının, sözleşme hakkının, ticari akitlerin hukuk güvencesinde olmasını ister. Türkiye’de şu anda bu güvence yok, hukuk yok, tarafsız ve bağımsız yargı yok. O yüzden de içeride fabrika kuran ya da dışarıdan fabrika kurmaya gelen yok.

Daha vahimi, sıcak para konusu. Bu hukuki yapıdan en çok yararlanacak olanlar onlar. Sıcak para sahipleri, diğer tesis-fabrika yatırımcısına göre daha ataktır, riski sever. Yüksek getiri varsa, ülke demokratikmiş, yargı bağımsız değilmiş fazla bakmaz. Kazancını kaça katlayacağına bakar. Bu açıdan Türkiye şu anda onlar için cazip görünüyor ama onlar da gelmiyor. Borsa rekor kırıyor diyorlar ama sıcak paracılar, portföy yatırımcısı, şirket ortalığı için hisse ya da şirket evlilikleri için de yabancılar gelmiyor.

Halen Türkiye’de olanlar da ortaklıktan ayrılıp, hisselerini satıp çıkıyorlar. Bu kesimin yakından izlediği Türkiye piyasalarında uzman Timothy Ash isimli Londralı bir yatırım danışmanı, portföy yöneticisi var. Sıcak paracılar onun dediklerine çok önem verir. Timothy Ash de son yıllarda yargı bağımsızlığının olmayışından, hukuk devletinin tükenişinden, Merkez Bankası’nın şeffaf ve bağımsız olmamasından, itibarını kaybettiğinden, iktidar tarafından baskıya alınmasından, artan risklerden falan söz eden paylaşımlar yapıyor, mesajlar atıyor.

Yani bırakın yatırım amaçlı, fabrika kurmak vs. için gelebilecekleri, riski seven sıcak paracılar bile tedirgin. Türkiye’ye gelmekte kararsız. Özetle Türkiye yatırım yapılabilir seviyesinde bir not almadan, ete kemiğe bürünmüş inandırıcı ve güvenilir bir yargı reformu, demokratikleşme olmadan yatırımcı gelmez.

Yerli yatırımcı da sabahtan akşama değişen kararlarla, parasının, dövizinin malının güvenliği kaygısıyla, yatırım yapmaz. Var olan tesisini de kapatır ya da konkordatoya, iflasa gidip kendisini kurtarma yolları arar. Bakın son bir yılda İtalyan, İspanyol, İngiliz, Alman bir sürü yabancı yatırımcı, şirket ya da bankalarda ortak olan kuruluşlar, hisselerini satıp ya da devredip çekildiler.

İktidarın son dönemde çok önemsediği silah ve savunma sanayiinde en eskilerden birisi olan Albayraklar piyasadan çekilme kararı aldı. TOBB’un kurulan/kapanan şirket istatistiklerine bakın sadece 2019 Aralık ayında kapanan şirket sayısı önceki aya göre yüzde 112 artmış. Yani bırakın yeni yatırımı, mevcutlar, faal olanlar kapanıyor, kapısına kilit vuruyor. Bunu yabancı yatırımcı görmüyor mu ki Türkiye’ye gelsin?

Madem iktidarın söyledikleri gerçekleri yansıtmıyor. Yatırımcılarda, iş aleminde durum bu kadar kötü, neden kimseden ses çıkmıyor? Sonuçta bunlar ürete istihdam yaratan, ekonomiyi ayakta tutan kesimler. Ne işveren ne de işçi örgütlerinden hemen hemen hiç ses çıkmıyor, itiraz gelmiyor.

Evet aslında çok dikkat çekici bir suskunluk. Ama sanırım iktidar korkusu, iktidarla karşı karşıya gelme, hışmını üzerine çekme endişesi sermayeyi de sindiriyor. Hatırlayın televizyonun tek kanallı olduğu dönemde TÜSİAD, yıllar önce rahmetli Ecevit Başbakan iken ekonomideki uygulamalarına karşı tüm gazetelere tam sayfa ilanlar vererek hükümete karşı çıktı. Tepki gösterdi, hükümete karşı halka çağrıda bulundu.

Geçmişte işçi sendikaları Demirel’e, Ecevit’e pek çok hükümete karşı hak aramak için genel greve gittiler, iş yavaşlattılar, üretimi durdurdular. Rahmetli Turgut Özal’a karşı 100 binden fazla maden işçisi Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyüşe geçince, ANAP hükümeti heyet gönderdi, Bolu’da işçileri durdurup pazarlığa oturdu, isteklerini kabul etti.

Bunları bırakın, bu ülkede 1970’lerde öğretmenler bile greve gitti. O dönemde Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) vardı. Şimdiki memur sendikaları gibi iktidar karşısında düğme ilikleyen sendikalar değildi. Demokrasi, örgütlenme özgürlüğü, hak arama özgürlüğü 30-40 yıl öncesinin de gerisine düştü. Yani işveren fabrikasından, bankadaki hesabından, mal varlığından endişe ediyor. Bir sabah kalktığında el konulmasından ürküyor. İşçiler işten atılmaktan, ekmeğini kaybetmekten korkuyor. Sendikalar greve gitmeye çekiniyor.

Yıllar önce Turgut Özal Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası (MESS) Başkanı iken metal işkolunda alınan grev kararında aylar süren toplu sözleşme pazarlıkları yapıldı. Şimdi böyle bir şey yok. Yıllardır belki de ilk kez metal işkolunda 130 bin işçi grev kararı aldı. İşverenler de lokavt kararı aldı. Şimdi ne olacak? İşverenlerin de güvendiği iktidar, yarın öbür gün grevi erteledik diyecek. Ulusal güvenlik, genel sağlık vb. gerekçesiyle, Cumhurbaşkanı grevi erteleyecek, yasaklayacak. Sonuçta suskun kalanlar ayrı mağdur, ses çıkartan itiraz eden greve giden ayrı mağdur. Her şey tek kişinin elinde.

O zaman ne yapılması gerekir? Ekonomideki bu sıkıntıların aşılması, yatırımcı gelmesi, bütçe imkânlarının büyümesi, işsizliğin azaltılması gibi hayati sorunlar için ne tür yapısal reformlara gerek var? İktidarın atması gereken adımlar ne olmalı?

Aslında siyasi iktidar da Cumhurbaşkanı da artık her şeyin tıkandığını, ülkenin yönetilemediğini, yönetemediklerini görüyor. Kanal İstanbul gibi 8 yıldır bir kenara attıkları, bayatlamış konuları ısıtıp ortaya atıyor. Yerli-milli araba diye ortaya çıkıyor.

Ama dikiş tutmayacağının farkındalar. Bütçe artık yalama oldu. Son yıllarda her seferinde ödenek üstü harcama yapmak zorunda kalıyorlar. Açıkları frenleyemiyorlar çünkü vergi toplanamıyor, sermaye gelmiyor. Kimsenin vergi ödeyecek takati kalmadı. Borçlanmaya yükleniyorlar. Borçlanma kanununu defalarca değiştirdiler. 2008 krizinden sonra 2009’da bir değişiklik yaptılar borçlanma limitini artırdılar.

Makul denilebilir çünkü küresel finansal kriz vardı. Ama 2017’de, 2019’da, şimdi de Değerli Konut Vergisi’nin de içinde yer aldığı torba kanuna koyarak bir daha değiştirdiler. Bütçedeki borçlanma yetkisini aşabilecek, delebilecek yolları devreye sokuyorlar. Borçlanma limitini artırmak için kanundaki geçici maddeyi değiştiriyorlar. Oysa geçici maddeler adı üstünde geçici. Maliye Bakanına borçlanma limitini artırma yetkisini veriyorlar, Cumhurbaşkanı'na yetki veriyorlar. Benim asıl üzüldüğüm, muhalefetin sessizliği ve etkisizliği.

Bu düzenlemeler meclise geldiğinde ortalığı ayağa kaldırmaları gerekirdi. Farkında bile değiller. Dolayısıyla artık iktidar bu yolu açtı. Borçlanma limitini her seferinde artırıp, yola borçlanarak devam edecekler. O zaman da yolsuzluğu, kamu kaynaklarının nereye harcandığını, devletin, hazinenin hesabını kitabını göremezsiniz, soramazsınız. Meclis ortada yok.

Harcamalarda, borçlanmada tam bir keyfilik, kuralsızlık dönemi yaşanıyor. Bu düzeni oluşturdular ve yapısal reformlarla falan düzelmez. Zaten yeni yönetim sisteminde meclisin iktidar üzerindeki en büyük denetim gücü olan, bütçe yapma, bütçeyi reddetme imkânı da elinden alındı. Önceki sistemde meclis bütçeyi reddettiğinde iktidar düşüyordu. Şimdi meclis bütçeyi reddetse bile iktidar eski bütçenin ödeneklerini yeniden değerleme katsayısı oranında artırıp devam ediyor.

Dolayısıyla bakanların değişmesi bir şey ifade etmiyor. O bakan gider şu bakan gelirse ekonomi düzelir diye bir şey yok. Bakanlar sekreter. Her şeyin sorumlusu yetkilisi Cumhurbaşkanı. Hazine Maliye Bakanı&na bir sürü yetki verdiler, herkes süper güçlü bakan falan diyor ama tüm güç ve yetki Cumhurbaşkanında. Bütçeyi de, kararları da ödenekleri de program ve plan hedeflerini de Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı belirliyor.

Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı ile tüm ekonomi yönetimi, kurumları, bürokrasi dizayn ediliyor. O yüzden mevduat faizinden, Merkez Bankası faizine, kredi faizine dek her konuda tek karar verici Cumhurbaşkanı olduğu için alttakilerin başarısız, beceriksiz görülmesi yanlış. Onlar, memur, sekreter. Bugünkü ekonomik kriz tablosunun, yargıdaki, üniversitelerdeki, eğitim kurumlarındaki, asayişteki, iç ve dış politikadan sağlığa kadar her alandaki olan bitenlerin tek yetkilisi, karar vericisi, siyasi sorumlusu Cumhurbaşkanı. İktidar onda.

O nedenle başka sorumlu aramak, ekonominin iyi yönetilmediğini söylemek doğru değil. YEP’in hedefleri de bütçedeki delikler de ona, Cumhurbaşkanına ait. Tarımdan sanayiye, yargıdan finans sistemine kadar yapısal reformları yapacak, buna karar verecek olan siyasi sorumlu Cumhurbaşkanı. Ama öyle bir niyet şu anda görünmüyor.               


© Ahval Türkçe