Ahval
Mar 30 2019

Zoraki seçim: Mecburi tercihler, taktikler, direnen umutlar

31 Mart günü yorgun ve bezgin bir Türkiye bir kez daha sandığa gidecek, yerel yönetimleri belirleyecek. Gelinen noktaya bakılınca, bu zoraki bir seçim. Recep Tayyip Erdoğan'ın tartışılamaz ve sorgulanamaz liderlik tarzı; ayrıca bu despotik yönetim biçimine kayıtsız şartsız kadrosal ve kitlesel biat edilmesi nedeniyle ülke, son beş yıldır alınan, birbirinden yanlış kararların bedeli ile yavaş yavaş yüzleşiyor.

Toplumsal dokudaki yırtılma sürüyor. Türkiye zihinsel düzeyde parçalanması tamamlanmaya yüz tutmuş bir ülke manzarası gösteriyor. Siyaset, kimliklere yaslanan kabilecilik-mahallecilik zemininde, demokrasi için bir yarış kulvarı değil, sadece  bir rant ve ikbal alanı. Adalet ve hukuka olan inanç tarihin en düşük noktasında. Erdoğan'ın temsil ettiği mutlak iktidar hırsı, toplumda bir piramit misali her kesimi kapsayan bir ahlaki ve ekonomik çürümeyi yüksek sesle ifade ediyor. İçerde ve dışarıda bu yönetime olan güven, ülkenin görünür geleceğindeki istikrarı açıkça tehdit edecek kadar dibe vurmakta. Enflasyon, işsizlik, eksi büyüme, resesyon, dış borçlar, kamu finansmanı açığı ve yabancı yatırımcının maruz bırakıldığı dehşetengiz tedbirler, bu gerçeklerle karşı karşıya kalan seçmeni iyice zorda bırakıyor.

Bu yüzleşme zaman alacak. Seçim günü, görmek gerekir ki, yoğun bir çaresizliğin de günüdür. Kararsızların son günlere kadar yüksek oranda kalması, bunu işaret ediyor. Cumhur İttifakı seçmeni, tam ölçülemese de bir 'farkındalık' içinde. Fakat, ülkeyi on yıl öncesinin öngörülür ekonomi yönetimi günlerine geri götürecek bir alternatiften yoksun. Ayrıca, çok önemli bir kesimi, gücü zayıflamamış bir 'lider hipnozu' içinde, ve kendisini, yüksek sesle sunulan bir 'İslamcı-Milliyetçi-Muhafazakar' bir davanın neferi gibi görüyor.

Öte yandan, 'Millet İttifakı' içinde de 'zoraki' bir ruh hali söz konusu. CHP'nin 'kaybetme siyaseti'nden sıtkı sıyrıldığı anlaşılan ikinci büyük seçmen kitlesi, bu kez sadece 'Erdoğan'a kaybettirme' adına sandığa gidecek, ideolojik akrabalık duymadığı adaylara oy verecek. 'Millet İttifakı' kesiminde olduğu gibi HDP açısından da bu bir taktik seçimi.

En son 7 Haziran seçimlerinde seküler kentli Türk seçmenlerinin bir kısmının da teveccühünü kazanarak TBMM'ye 80 milletvekili ile giren ve demokrasi yönünde değişimi zorlayan HDP, aradan geçen dört yıla yakın süre içinde sandığa güvendiği için ne kadar ağır bir bedel ödemeye zorlandı. O gün bugündür ne kadar yoğun ve sürekli bir devlet zulmüne maruz kaldı ise de, 'Cumhur' karşıtı adayların kazanması için fedakarlık yaparak, kendisini aynen iktidar gibi yok sayan 'Millet' adaylarına alan açtı.

Elbette bu tercih, Türkiye'de demokrasi için ayakta kalan cılız umutlarda büyük önem taşımaktadır. HDP, onca cebir ve şiddete rağmen, seçmenine hala 'sandık çözümdür' demekte, bu sesi hem bölgeden hem de üyelerinin gönderildiği cezaevlerinden Ankara'ya da duyurmaya çalışmaktadır. Bunun kıymeti maalesef anlaşılamadı.

Peki, bu seçimler Türkiye'ye ne getirecek? Muhalefet ve onu destekleyen kanaat önderleri acaba, sayısal olarak 12 ile 14 büyükşehir belediyesine kilitlenmiş görünen sonuçlara aşırı umut ve anlam mı yüklemektedir? Çoğu çöp niteliğindeki sözde anketlere bakılarak yapılan yorumlarda maalesef böyle bir duygusallık göze batagelmiştir.

Elbette ki İstanbul gibi Milli Görüş çizgisinin çeyrek yüzyıldır elinde tutarak pek çok bakımdan negatif dönüşüme uğrattığı bir belediyenin Erdoğan'ın elinden kaçması çok güçlü bir sembolizm ifade edecektir, buna şüphe yoktur. Ama unutulmamalı ki, 'Cumhur' ittifakının kaybedeceği her büyükşehir belediyesi, 1 Nisan'dan itibaren avucunu Ankara'ya, Saray'a açmak zorunda kalacak, yeni bir bağımlılık - ve gerginlik - süreci söz konusu olacaktır. Öte yandan, Erdoğan'ın aşırı yoğun bir kampanya yapmasını 'korku'ya yoranlar yanılıyor olabilirler. Kimse onun en sıkışık anlarda ne kadar korkusuz olduğunu hesaba katmıyor, belki görmek istemiyor.

Seçime günler kala, eşi görülmemiş SWAP operasyonları ile yabancı yatırımcıyı kapana kıstırarak ülkede adeta rehin alan ve uluslararası finansal güveni bir daha geri gelmemecesine kıran, köprüleri yakacak cesareti gösteren Erdoğan'ın, İstanbul gibi bir kilit kentteki sandıklardan muhalefet liderinin muzaffer çıkmasına 'izin vereceğini' kim rahatlıkla iddia edebilir? 24 Haziran seçimlerine yansıyan şaibeler aydınlatılabildi mi?

Uzunca  bir süredir bu seçimi boykot talebini dile getirenler, tam da bu '16 Nisan Rejimi' formatları nedeniyle bunda ısrar ediyorlardı. Ama eğer bir boykot söz konusu olacak idiyse, buna siyasi partiler, başta CHP olmak üzere, karar verebilirdi. Ancak yerleşik düzen partilerinden böyle bir tavır beklemek de gerçekçi olamazdı. Elbette, partilerin öncülük etmediği bu tercihe şimdi seçmenlerin bireysel olarak rağbet etmesini beklemek ve istemek, haksızlıktır. Olan oldu, vakit çok geç.

Ahval, bu nedenle, bütün seçmenleri sandığa gitmeye ve oy kullanmaya çağırıyor. Ne olursa olsun, bu 'zoraki' seçimler, sistem krizinin koyulaşacağı bir sürece girilirken, Türk veya Kürt muhalefetin 'biz varız ve buradayız' deme fırsatını kullanacağı, 'tünelden önceki son çıkış'tır. Başka deyişle muhalefet kazandığı ölçüde gelecekteki fırsat kapılarını aralayacaktır.

Gerçekçi olmak gerekir; gerçekçilik, istikamet ve stratejinin belirlenmesinde esastır. 31 Mart, krize çare üretmeyecektir. 16 Nisan'da % 51 oyla kabul gören Başkanlık Rejimi'nin işletim sistemine herhangi bir yansıması olmayacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kazanması muhtemel muhalefet adaylarına sert biçimde yüklenirken, 'benim iznim olmadan kaynak alamaz, iflas edersiniz' derken, 16 Nisan'da şekillenen aşırı merkeziyetçi sistemin kendisine bahşettiği yetkileri nasıl kullanacağının, fon kesme ve kayyım atama sisteminin nasıl işleyeceğinin de işaretlerini açıkça vermektedir.

Erdoğan ve Cumhur İttifakı, oy kaybettiği ölçüde erken seçim iddiaları bir ham hayal ifadesi olarak boşlukta yankılanacaktır. Tarihimiz bize defalarca anlattı: Türkiye'de iktidar, onu elinde tutan partinin seçmeninin o partiden vazgeçmesi üzerinden el değiştirmektedir. Öyleyse, 'merkez' muhalefetin 2023'e kadar esaslı bir strateji oluşturma çabası içinde olup olmayacağı, Kürt meselesinde inkarcılığa karşı tavrının değişip değişmeyeceği de, Türkiye'nin geleceğini belirleyecektir.

Sistem krizinin derinleştiği bu kritik günlerdeki seçim, ciddi bir kırılma noktası olmayacak, sadece bir umut imtihanı olarak tarihe geçecektir.