Hariçten gazel

Aslında ben iyi polemiklere bayılırım.

Şöyle köşelerden sağlı sollu sağlam yazılarla ilerleyen polemiklerin, hele bir de kahve demledin mi yanına, tadına doyulmaz.

Geçenlerde, Ruşen Çakır, Medyascope’taki yayınında “yetmez ama evet” diyenlere laf ederken Etyen Mahçupyan ile Halil Berktay’ın isimlerini özellikle verip onları asla affetmeyeceğini söyleyince yeni bir polemiğin fitilini ateşlemiş oldu.

Bu aydınların kullanılıp atıldıklarını, egoları çok güçlü olduğu için de asla hata yaptıklarını kabul etmediklerini söylüyor.

Kendisi o referandumu boykot edenlerdenmiş, kimilerinin onu “yetmez ama evetçiler” arasında saymasına da kızıyormuş.

Ben fena sayılmayacak bir Medyascope izleyicisi olarak özellikle son yıllarda Ruşen Çakır’ın çok önemli bir hizmette bulunduğunu ama bu konudaki sözlerinin de tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

“Yetmez ama evet”in maddelerine dair yeni bir şey yazmaya gerek yok, gökkubbe altında söylenmemiş söz kalmadı ama hatırlamayanlar, Yavuz Baydar’ın Ahval Pod’daki “Dersimiz Tarih” programına konuk olan Baskın Oran’la Eser Karakaş’ı dinlerlerse yeterli bilgiye sahip olacaklardır.

Ruşen Çakır, solun herhangi bir zaman diliminde “yetmez” içeren bir slogana sahip olmadığını söylerken, bu “azla yetinmenin” ürkütücülüğünden dem vuruyor.

İyinin zıddı mükemmeldir, diye bir söz var malum, sürekli mükemmeli talep edersen, bunu “idealler” diye de okuyabiliriz, en nihayetinde iyiye dahi ulaşamazsın.

Yani, kötülemiş olursun.

Tabii ki bu ideallerden kopmayı, tamamen vazgeçmeyi öneren bir söylem değil ama kısmi değişikliklerin, revizyonların, zamana ayak uydurmanın da gözardı edilmeyecek kazanımlar sağlayabileceğini söylüyor.

“Yetmez” kelimesine Ruşen Çakır bir zaaf atfederken ben bunu solun güçlenmesi olarak anlıyorum.

Şimdi, biz beyazız -çünkü solcuyuz- muarızımız ise siyah.

Ama siyaset dediğimiz, bembeyazlarla simsiyahlar arasında bir yer kapma mücadelesi değil bana göre.

Ortada ciddi bir “gri bölge” var ve “yetmez” kelimesini ben o alana atılmış büyük bir adım olarak görüyorum.

Gri bölgeye adım attığımızda simsiyah kalmamız mümkün değil ama simsiyah kalarak söyleyebilecek sadece sözümüz var, bunu eyleme dönüştürecek gücümüz yok -zaten bu bakış, “devrim” rüyasından başka bir araç bırakmıyor elimizde.

Ama bütün bir ömrü beyazın güzelliğini terennüm ederek geçirmek de mümkün, üstelik bu çok risksiz bir alan, insana bembeyaz kalma fırsatı sağlıyor, üstelik karşısı kirlendikçe bizim durduğumuz yerin beyazlığı daha da parlayacak -biz hiçbir şey yapmadığımız halde.

Gerçekçi olup imkânsızı isteyebilirsin, düşüncesi bile çok güzel, ama bu ancak belli koşullarda belli bir zaman için olabilir, bütün yaşamı sürekli imkânsızı istemekle geçirdiğinde paradoksal bir şekilde gerçekten de imkânsızı gerçekleştirmiş oluyorsun.

O yüzden, ben “yetmez” kelimesini çok değerli buluyorum.

Evet, yetmez ama şu an için elimizdeki seçeneklerin en iyisi bu diyor, ilerde daha iyisini yapabileceğini de baştan önermiş oluyorsun.

Böylece, “yapıldı” diyerek özetleyebileceğimiz “statik” bir durumun yerine “dinamik” bir sürecin kapısını aralıyorsun.

Boykot ise politik görünmekle beraber apolitik bir tavır, bir edersin iki edersin, üçüncüde fikrin bile sorulmaz olur, unutulup gidersin.

Farz edelim ki, 1940’ta Avrupa genelinde bir referandum yapıldı ve şu soru soruldu:

“Avrupa’yı hangisi yönetsin? Hitler mi, Stalin mi?”

Bunu boykot etmeye sonuna kadar varım ama 2010 Referandumunu böyle bir örnekle eşdeğer bulamıyorum.

Halil Berktay, her zamanki gibi polemiği “solla hesaplaşma” üstüne bir yazı dizisine dönüştürdü.

Serbestiyet’teki üçüncü yazısında şöyle diyor: “Eduard Bernstein, ‘nihaî hedef hiçbir şey, hareket [yani mevcut sosyal demokrat hareket] her şeydir’ sloganıyla net bir ‘düzen içi’ tercihi yapmaya cesaret eden nadir entellektüellerdendi. Bu yüzden ‘süper-revizyonist’ diye karalanageldi.”

İtiraf edeyim, Bernstein’i bilmiyorum ama “hareket her şeydir” sözünün “siyaset yapmak” dediğimiz eylemin tam da kendisi olduğunu düşünüyorum.

“Hareket” hiçbir zaman tamamen bizim istediğimiz yönde ilerleyemez ama kazanımlar vardır ve çok değerlidir.

Ve, hareket halindeyken hiçbir şey yerinde kalamaz, aynılar ayrışmak, ayrılar da karışmak zorunda kalır, böylece gri alan yeniden-yeniden şekillenir.

Yaşananların büyük çoğunluğu bu gri alanda yaşanıyor.

O zaman, gri alana girmeyi kategorik olarak reddetmek neden?

Yetmez deyince “azla” yetinmiş olmuyor sol ve demokrat kesim.

Kazanımları bir yana, siyasetin “yapım” sürecine katılmış oluyor.

Başlı başına o sürecin dışında kalmamak bile çok değerli değil mi?


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.