Nesrin Nas
Kas 20 2017

Yoksulluk Türkiye'de kurumsallaşıyor

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) göre üye ülkelerdeki gelir dağılımı adaletsizliği son 30 yılın zirvesinde.

Türkiye, Şili ve Meksika’nın ardından üçüncü sırada.

Credit Suisse’in Küresel Servet Raporu’na göre ise  “kırılgan beşli” içinde sadece Türkiye’nin milyarder sayısı artmış.

Üstelik Türkiye’de toplam servetler azalırken olmuş bu.

Bir ülkenin vatandaşlarının büyük çoğunluğu fakirlik çizgisinde yaşıyorsa, gelirin büyük bölümü çok küçük bir azınlığın elindeyse, vergi ve diğer teşvikler sadece bu azınlığın öncelikleri ve ihtiyaçları gözetilerek düzenleniyorsa, işsizlik kurumsallaşmışsa, daha eşit bir gelir dağılımı yaratan sanayi alt yapısı çökmüşse (ki Türkiye 2010 yılında dünya sanayi ülkeleri listesinden düşmüştür), ülkenin zenginlik kaynağı rantlarsa o ülke gelir adaletsizliğinin pençesinde kıvranan bir ülkedir.

Böyle ülkeler zengin ya da gelişmiş ekonomiler değillerdir.

Bu ülkelerin zengin olmamasının nedeni ne coğrafyası, ne kültürü, ne de vatandaşlarının ve siyasetçilerinin cehaletidir.

Asıl sebep başta devlet olmak üzere sahip oldukları siyasi, idari ve ekonomik kurumlarının şeffaf, hesap verebilir, çoğulcu olmamasıdır.

Türkiye, yüzde 28.5 yoksulluk oranıyla 34 OECD ülkesini geride bırakmış.

Ülkemizde en yoksul yüzde 10’un gelirden aldığı pay sadece yüzde 2.1, en zengin yüzde 10’un gelirden aldığı pay yüzde 31.7 olmuş. Böylece Türkiye’de en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı ise 15.2 kata ulaşmış.

En kötüsü ise gençlerin büyüyen yoksulluğu... Genç işsizliğinin yüzde 25’e ulaştığı Türkiye’de gençlerin göreli gelir yoksulluğu tüm OECD’nin en kötüsü.

0-17 yaş grubunun yüzde 28.5’i yoksul. Bu yoksulluk onları nitelikli eğitim, sağlık, iş ve çevre gibi yaşamlarını değiştirecek her türlü fırsattan yoksun bırakacak bir düzeyde.

Yani yoksul oldukları için yoksullar.

Kendi kısır gündemine hapsolan siyasi iktidar ise her türlü radikalleşmeyi ivmelendirecek bu tablonun, bir toplumun geleceğini yok etmek olduğunu bile bile, bu yoksulluğu iktidarını tahkim etmenin bir aracı olarak görüyor.

Bu öyle bir kısır döngü ki, gelir eşitsizliği büyümeyi dizginliyor, düşük büyüme de gelir eşitsizliğini...

OECD’ye göre 1985-2000 yılları arasında Türkiye, büyümesinin yüzde 4.6’sını gelir adaletsizliği nedeniyle kaybetmiş. Çünkü gelir eşitsizliği dezavantajlı grupların eğitim fırsatlarını azaltıyor.

Ayrıca, sınıf değiştirme sıklığını da aşağı çekiyor. Bireyler yeteri kadar beceri geliştiremiyorlar ve katma değer yaratamıyorlar.

Katma değerli üretim düştükçe ülkenin rekabet gücü azalıyor, ticaret hadleri aleyhine dönüyor ve hem dış hem iç açıkları büyüyor.

Sonunda elinde kalan niteliksiz işgücü ile dünya rekabet gücü ve iyi yaşam endeksinin diplerine yuvarlanmaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Türkiye gibi doğal kaynakları olmayan, tek zenginlik kaynağı beşeri sermayesi olan ülkelerde büyüyen ve kalıcılaşan yoksulluğun yol açtığı sosyal huzursuzluk, siyasetin radikal uçlara savrulmasına hatta ırkçılığa da zemin hazırlıyor.

Geliri ve serveti yeniden dağıtacağını söyleyen otoriter, totaliter  popülistlere geniş bir alan açıyor.

Popülist liderler için uzun vadeli kalkınma değil, kısa vadeli ve gösterişli büyüme rakamları önemlidir. Bu nedenle sürdürülebilir bir büyümeye değil ranta; ucuz krediye, inşaat ve imar odaklı bir büyüme modeli ile rantları büyütmeye odaklanırlar.

Oysa sürdürülebilir ekonomik büyüme sağlanmadan, ranta, borçlanma piyasalarına, az sayıda zenginin yatırım ve tüketim iştahına dayanan ekonomiler gelirde adaleti sağlayamadıkları gibi, doğru dürüst zenginlik de üretemezler.

Çünkü sürdürülebilir ekonomik büyüme her zaman emeğe, toprağa ve sabit sermayenin (binalar, makinalar) daha verimli hale gelmesini sağlayan teknolojik yeniliklere ihtiyaç duyar.

Teknoloji sadece daha iyi daha hızlı makineler demek değildir. Daha nitelikli ve eğitilmiş insan kaynağı ve ilerlememizi, katma değer yaratmamızı sağlayan bilimsel bilgiyi üreten ve ve bu teknolojileri farklı iş sahalarına uygulamamızı sağlayan iş eğitimi ve becerisi demektir.  

İşte burada şartları eşitleyen açık, şeffaf, hesap verebilir, demokratik ve çoğulcu bir devlet organizasyonunun önemi ortaya çıkar.

Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme aynı zamanda katma değer üreten bir büyümedir. Katma değer yaratan sanayinin toplam ekonomi içindeki payı azalırsa, çalışan çoğunluğun reel gelirleri de aynı ölçüde azalır. Oysa inşaat itişli bir büyüme niteliksiz işgücü talebine dayanır. Niteliksiz işgücü ise düşük ücret demektir.

Dahası Türkiye'de yaşadığımız gibi inşaat rantları ile zenginlik büyük ölçüde el değiştiriyor ise, bunu destekleyen imar, vergi, teşvik ve para politikaları ile servetin ve dolayısıyla siyasi gücün belli ellerde toplanmasının önü açılır.

Bu bir yandan gelir dağılımını daha da bozarken, diğer yandan mevcut adaletsiz gelir ve servet dağılımını değişmeye zorlamayacak gücü belli ellerde toplayan bir siyasi yapılanmanın kurgulanmasına zemin yaratır.

Ve bu süreç şeffaf yönetim yerine kapalı, hesap verme sorumluluğu olmayan bir yönetim ve taraflı yargının kalıcılığı ile noktalanır.

Siyasi elitler ve rantiyeler servetlerini muhafaza edecek baskıcı politikaları büyük bir titizlikle uygularlar. Bu baskı ve seçilen rant ağırlıklı büyüme modeli nitelik ve yeniliğe ihtiyaç duymadığı için, eğitilmiş ve verimli işgücü talebi de yoktur.

Bu da bir yandan tarafsız yargı ve kapsayıcı adalet gibi kurumları tahrip ederken, diğer yandan yoksulluğu kalıcılaştırır, kurumsallaştırır ve baskıcı devleti konsolide eder. Üstelik fiilen rejim değişikliğini esas alan askeri-sivil darbelerin maliyetini de düşürür. Bu husus da ayrıca önemlidir.

Çünkü bir ülkede darbeler sadece yönetimin el ve biçim değiştirmesi demek değildir. Aynı zamanda servet ve gelirin de el değiştirmesidir...

Gelirin daha adil dağıldığı, nitelikli işgücü, katma değeri yüksek üretim ve karmaşık ticaret ve finans ağı talep eden sanayi toplumlarında darbelerin maliyeti yüksektir ve bu nedenle çatışma değil uzlaşma esastır.

Bu da kurumları çoğulcu ve demokratik olmaya zorlar. Rant ekonomileri ve toprağa dayalı ekonomilerde ise darbelerin ekonomik  maliyeti düşüktür.

Üstelik darbeler gelir ve servetin el değiştirmesinin ya da mevcut adaletsizliği kurumsallaştırmanın bir aracıdır.

Adil gelir dağılımının olmadığı toplumlara baktığımız zaman, gücün hesap verme sorumluluğu ve şeffaf olmayan bir kişi ya da grubun elinde toplanmış olduğunu, bunu denetleyecek ve dengeleyecek kurumsal yapının zayıflığını, rant yaratan inşaat ve yeniden imar kaynaklı niteliksiz ve sürdürülemez bir ekonomik büyüme modelinin benimsenmiş olduğunu görürüz.

Dahası böyle bir ekonomik yapılanma ile üretilen kaynaklar,  yönetici elite ellerindeki mutlak siyasal gücü savunabilmesi için ordu ve güvenlik teşkilatı ve bağımlı yargı kurma olanağı sağlar. Bu doğal olarak çoğunluğun daha iyi bir yaşam talep etmesinin önünde önemli bir engel oluşturur.

Mesela OHAL’in kalıcılaşması ve OHAL yönetiminde çalışanların ücret artışı, grev yapma haklarının sınırlandırılması, halkın haber alma hakkının engellenmesi, eleştiri ve sorgunun vatana ihanetle eş tutulması, kamu varlıklarının Meclis denetimi dışına çıkarılarak kamuya hesap verme sorumluluğu olmayan bir Varlık Fonu’na devredilmesi gibi...

OECD raporunu bir de bu gözle okuyun derim.