Turhan Kayaoğlu
Kas 04 2017

Fotoğrafçının ölümü

Fotoğraf sanatçısı ve şair Lütfi Özkök ekim ayının son gününde dünyaya veda etti. 

Vedalar onun yazgısıydı belki de. 

Kırım’dan önce Romanya’ya, oradan da İstanbul’a göçmüş Tatar bir ailenin en büyük oğluydu. Babası Feriköy’de balıkçılık yapıyordu.

Turhan Kayaoğlu ve Lütfi Özkök birlikte
Turhan Kayaoğlu ve Lütfi Özkök birlikte

Ondan alışveriş yapan Fransız papazlarına bir gün şöyle der balıkçı baba: “Balıklar için para ödeyeceğinize oğluma Fransızca öğretin”. Papazlar bir balıkçıdan beklenmedik bu teklifi severek kabul ederler. Böylece Lütfi çocuk yaşta Fransızca öğrenir. 

17 yaşına geldiğinde koltuğunun altında Arthur Rimbaud’nun şiir kitaplarıyla edebiyat çevrelerinde görünmeye başlar. 

Babası onun Fransızca öğrenmesini sağlamakla kalmaz, o zamanlar tekstil endüstrisinin yükseldiğini görüp mühendislik okuması için onu Viyana’ya gönderir. 

Hayata yalnız başına devam etmek üzere ailesiyle, dostlarıyla ilk büyük vedalaşmasıdır bu Lütfi’nin.
İkinci Dünya Savaşı patlayınca Lütfi son dakikada bir kara trene binip bu kez de Viyana’ya veda eder.

İstanbul’daki Üniversite yıllarında Salah Bilsel, Oktay Akbal gibi şair ve yazar arkadaşlarıyla sık sık tektekçi meyhanelerini ve Beyoğlu’ndaki pastaneleri ziyaret eder.

Veda zamanı yine gelmiştir. Bu kez Sorbonne’da mimarlık okumak üzere Paris’e yollanır. Orada aynı sınıfa giden İsveçli Anne-Marie’ye aşık olur. Genç kız bir yıl sonra Stockholm’e döner. Çok geçmeden Lütfi de onun ardından kuzeyin bu düşsel kentine gider. Paris’e veda etmek ne kadar zor olsa da.

Özkök, 1950 yılının sonunda, Noel tatilinde, yine kara trene binip içleri kitapla dolu üç tahta bavulla Stockholm’e gelir. Burada 67 yıl yaşayacağını ve dünyanın en önemli yazar portreleri fotoğrafçısı olacağını bilmeden.

Stockholm’de Fransızca bilen genç şair ve yazarlarla tanışır. Onların şiirlerini Fransızcadan Türkçeye çevirir ve İstanbul’da Yedi Tepe dergisini çıkaran yakın dostu Hüsamettin Bozok’a gönderir. 

Bozok ondan bu şairlerin fotoğraflarını da ister. O zamanlar şair ve yazarlar fotoğrafçılar için hiç de ilginç olmadıkları için fotoğraflarını bulmak mümkün değildir. İş başa düşer, Lütfi basit fotoğraf makinasını alır, kapı kapı dolaşıp bu şairlerin fotoğraflarını çekmeye başlar. 

Daha sonraları Türkçeye çevirmediği diğer şair ve yazarların fotoğraflarını da çeker. Fotoğrafları gazete ve dergilerin kültür redaksiyonlarına dağıtır. Çok geçmeden bu fotoğraflar yayımlanmaya başlanır ve Lütfi’ye beklemediği bir gelir kapısı açılır.

Böylece devlet konut kurumunda yapı maketleri yaptığı işine veda eder ve ciddi olarak fotoğrafçılığa başlar. 1960’lı yıllarda başlayan ve çeşitli ülkelerde düzenlenen uluslararası edebiyatçılar toplantılarına katılır. 
Oralarda dünyanın her yanından gelen şair ve yazarların fotoğraflarını çeker. Arşivi giderek büyümektedir ve fotoğraflarına dünyanın her yerinden talepler gelmektedir. 

2000’li yıllara geldiğimizde 20. yüzyıla damgasını vurmuş dünyanın en önemli şair ve yazarları onun objektifinden geçmiştir artık. Bunların arasında Nobel Ödülü’nü alan 37 şair ve yazar da bulunmaktadır. 

Burada Lütfi’yi “ünik” yani benzersiz yapan şey, onların çoğuyla henüz Nobel Ödülü’nü almadan önce ahbaplık kurmasıdır. Sanat çevrelerinde şaka yollu, Nobel’e teşne olanların bir yolunu bulup Lütfi’nin objektifinin önünde boy göstermesi gerektiği söylenir. 

Lütfi “kurbanlarıyla” önce ahbaplık kurmaktadır. Bunu kolaylaştıran şey, kendisinin de iyi bir şair olmasıdır. Bu nedenle Beckett’le ve Rene Char’la yıllarca süren bir dostluk kurmuştur. Onlardan üzüntü ve tasalarını bir kardeş yakınlığıyla anlattıkları yüzlerce mektup almıştır.

 

Lütfi Özkök'ün 1968'de çektiği Beckett fotoğrafı
Lütfi Özkök'ün 1968'de çektiği Beckett fotoğrafı

Peki, Lütfi’nün bu denli büyük bir fotoğraf sanatçısı olmasının tılsımı nerededir? 

Birçok eleştirmen onun siyah-beyaz portrelerini “ikon”lara benzetir. Portrelere bakan kişi şairin yüz hatlarını kavramaya fırsat bulamadan, bir anda onun ruhunun içine çekilir. Bakan kişiyle portre arasında büyülü bir ilişki başlar. Birbirini anlayan iki kişi arasında sıcak ve doğrudan bir ilişkidir bu sanki. Bu ilişki elbette ki önce şairle Lütfi’nin arasında başlıyor. 

Kendisinden dinleyelim: 

“Birdenbire duran ân’ın ömrünü uzatmaya çalışıyorum. Şairlerin yüzlerinde esen yalnızlık rüzgârına, gözlerinde yanıp sönen hüzne merhaba demek istiyorum. Fotoğraf ışıkla vardır. Işık karanlığa can verir, tarih verir... Bu konu, yaşamla ölüm arasındaki diyalektik sürecin içinden geçer... Bana göre fotoğrafın sanatsal kimliği karanlık odada tamamlanır... Bu karanlığın ışığında serüvenler, sanatçının mizacına, o andaki keyfine, neşesine, kederine göre nüans alır, siyahla beyaz arasında kontraslı danslar başlar, developman suyunda parmaklarınızın ucuyla gözlere, dudaklara, sertlik, koyuluk, yumuşaklık, açıklık serpersiniz. Bu bir sevişme oyunudur... Sonunda fixatifte yıkar, zamanın süzgecinden geçirir, yeni doğan çocuğunuzu, akan suda iyice yıkadıktan sonra gün ışığına çıkarır, dünya yolculuğuna salıverirsiniz”.

Lütfi Özkök'ün objektifinden Paul Auster
Lütfi Özkök'ün objektifinden Paul Auster

Lütfi Özkök’li 1985 yılında Stockholm Üniversitesi’nde düzenlen bir Türk şiiri toplantısında tanıştım. O günden sonra otuz yıl süren derin bir dostluk başladı aramızda. Onda en çok o çocuksu merakı ve heyecanı anımsıyorum. 

Yakınlarıma hep “artık beni hiçbir şey şaşırtmıyor, meraklandırmıyor. Ama Lütfi’nin dünyaya, toplumdaki gelişmelere hâlâ bir çocuğun merakıyla bakması inanılır gibi değil” demişimdir. 

Onun “yapma yahu, sahi mi be!” gibi hayret edalarını hâlâ duyuyorum. Ve Lütfi’nin insanın içini açan patlattığı o şen kahkahaları! Tavla oyununa düşkünlüğünü, zara sinirlenip hop oturup hop kalkışını! Böreği ve Paris’te alıştığı croissant çöreklerini nasıl iştahla gövdeye indirdiğini.

Sanırım 1987 yılıydı. Lütfi ve Anne-Marie her zamanki gibi Provance’a Rene Char’ı ziyaret gitmişti. Rene Char’ın kapısını çaldıklarında onlara biraz sonra cumhurbaşkanı Mitterand’ın geleceğini söylemiş ve o akşam yakındaki bir otelde kalmalarını rica etmiş. Ertesi gün mutfak masasının üzerinde duran kocaman bir sepeti göstermiş. İçi Mitterand’ın getirdiği turfanda sebzelerle doluymuş. Sepetten iki tane patlıcanı alıp Lütfi’ye vermiş. Lütfi o patlıcanlarla Stockholm’e geldi.

Paul Celan
Paul Celan

Demir Özlü ve ben günlerce “Haydi, şu Mitterand’ın patlıcanlarını yiyelim artık” dedik ama Lütfi bir türlü kıyamadı. Sonunda patlıcanlar çürüdü.

Lütfi’nin Rene Char’la dostluğu da bir başka yiyecekle başladı. Lütfi Provance’a ilk kez gidip Char’ın fotoğraflarını çektiğinde Char ona “Stockholm’e dönünce o fotoğrafları tab edip gönder muhakkak. Zarfın içine faturanı da koy” demiş. Yıl 1961 olmalı. Lütfi fotoğrafları göndermiş ama zarfın içine fatura yerine bir pusula koymuş. “Bana para yerine yarım kilo zeytin gönder, İsveç’te bulunmuyor, hasretim!” demiş. İşte bu Char’ı can evinden vurmuş!  

Zeytin uygarlığımızın ve sanatın en önemli sembollerinden biri. 

Nuh’un gemisinden salıverdiği güvercinin bir hafta sonra döndüğünde gagasında taşıdığı zeytin dalını Lütfi Özkök’e özlemle uzatıyorum.