Bir AKP klasiği: Yargıdan adam kaçırmak


ABD’de yargılaması devam eden işadamı Rıza Sarraf’ın açıklamaları, Türkiye’nin en güncel konusu olma özelliğini devam ederken, yine ABD cephesinden Kudüs sorunu patlak verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti de Türkiye ve Yunanistan arasında yeni tartışmaların işaretlerini verdi.

“Dört bakan hakkında soruşturma yürüten Komisyon için “bağımsız” sıfatı kullanan Hükümet ve Parti üyeleri, karar öncesi sürekli açıklama yaptı. Karar gerekçesi ve TBMM’deki oylama beklenirken; aynı zevat, şimdiden ‘zafer’ ilan etti. 

Komisyon ise, gerekçe yazma yerine delilleri yok etme kararı aldı. Suçsuz oldukları için mi, yargı sürecine ‘hayır’? Yoksa, yargıya güvensizlikten mi?”

Bu alıntı, 2015 başında, merkezinde Rıza Sarraf’ın yer aldığı ve 17-25 Aralık 2013  sürecinin gün yüzüne çıkardığı yolsuzluk sarmalı nedeniyle 4 bakan hakkında açılan Meclis soruşturmasının akıbeti üzerine yazılan yazıdan.

Haliyle, soruşturma önergesi, AK Parti  üyesi milletvekillerinin olumsuz oyları ile reddedildi…
Hatırlanacağı üzere, olayların merkezinde yer alan işadamı Rıza Sarraf ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Arslan, büyük tartışmalar ortamında hapisten tahliye elde edildi. S. Arslan, uzun süre genel müdürlük görevinde tutulmadıysa da, R. Sarraf’a en üst düzeyde ödül bile verildi: “Sarraf’a 2015’te bakanlar Numan Kurtulmuş ve Nihat Zeybekçi eliyle ‘İhracatın şampiyonları’ ödülü verilmişti” (BirGün, 6 Aralık 2017).

Şimdi ise, ABD’de yargılanmakta olan Sarraf, sanıklıktan tanıklık statüsüne geçerek, hangi bakana ne kadar rüşvet verdiğini rakamlarla dillendirilmeye başlayınca, AK Parti ve Hükümet çevrelerinden yoğun tepki aldı ve dava, komplo olarak nitelendi. 

Sarraf, casus ilan edildi. Buna karşılık, CHP lideri K. Kılıçdaroğlu, “Rıza Sarraf’a devletin gizli bilgilerini kim teslim etti; Sarraf dosyasını kim kapattı?” sorularını yöneltti Hükümete ve Cumhurbaşkanına. 

CHP çevreleri, soruşturma dosyalarının yeniden açılmasını talep ediyor.

Hatırlayalım: bakanları Yüce Divan’a red kararıyla;

-Bakanlar, kendilerini yargı önünde savunamadı ve adil yargı hakkından yoksun kaldı. Oysa onlar, “veremeyeceğimiz hesap yok” diyordu…
-Bu nedenle, 17-25 Aralık süreci, büyük ölçüde karanlıkta kaldı; halk, devlet yönetimi üzerine bilgilenme hakkından yoksun kaldı. Oysa, yönetimde saydamlık ve halkın bilgilenme hakkı, demokratik hukuk devletinin asgari eşiği.

O zaman Sarraf’ı kurtarma operasyonunu eleştirenleri Fetöcü olarak suçlayanlar, şimdi Sarraf-Fetö işbirliğinden dem vuruyor. Sadece basit bir soru: eğer Sarraf Türkiye’de adil bir yargılanma sürecine tabi tutulsaydı, şimdi ABD’deki dava, “uluslararası bir darbe girişimi” söylemi ile yeniden hedef saptırma konusunu oluşturur muydu?

Ne var ki, “yargıdan adam kaçırmak”, adeta bir “AKP klasiği”. Nasıl?

-Kimi kamu görevlilerini, yasa yoluyla yargıdan bağışık tutmak (MİT mensupları örneği) veya soruşturma izni vermemek.
-Seçilmiş partililerini, yargı süreci dışında tutmak (4 bakan örneği) veya hesap sorma gereği duyarsa, “dava” adına, ama hukuk dışı yollarla doğrudan infaza gitmek ( Belediye başkanlarını istifa ettirme tarzı).
-Yasal yollardan hesap sorulmasını uygun görmediği yandaşlarını ise, ne pahasına olursa olsun korumak
-Siyasal açıdan; sahip olduğu sayısal çoğunluğu, “mutlak haklılık ölçütü” olarak görüp hesap vermekten kaçınmak.

Hesap vermek bir yana, eleştirileri hep “karalama kampanyası” ile püskürtmek de, bir alışkanlık haline getirildi. Hatta, eleştiri yöneltenlere itham için yeni sloganlar bulma konusunda pek mahir:

15 Temmuz öncesi, kendisini eleştirenleri, darbe tezgahçısı olarak suçlama alışkanlığı, süreklilik kazanmıştı. Ne var ki darbe girişimi, iktidar ortağından geldi.

Bu nedenle, 15 Temmuz sonrası kendini eleştiren demokratik muhalefete, artık darbeci yaftası vuramıyor; onları, ya kendisine karşı darbe girişiminde bulunan “FETÖ torbası”na koyuyor ya da dış güçlerin işbirlikçisi olarak yaftalıyor. Sarraf vak’ası nedeniyle Hükümeti eleştirenleri ise, her iki yaftayı birlikte vuruyor.

20 Ocak 2015’te TBMM’de reddedilen Yüce Divan yolu, deniz aşırı bir ülkede artık yeni deliller ortaya çıktığından açılmalı.

Hukuki açıdan; Sarraf davası, başlı başına yeni delil…

Siyasal açıdan; Sarraf davasının ne olduğu daha iyi anlaşılacak ve eğer  bu gerçekten ulusal bir sorun ise, hükümet de rahatlayacak.

Halk açısından; Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karardan bağımsız olarak, yargılama sürecinde, perde arkasında olup bitenler üzerine kısmen de olsa halk bilgilenme hakkını kullanmış olacak.

Başkenti Kudüs’e taşıma girişimi nedeniyle İsrail’e ve bunu destekleyen ABD Başkanı R. Trump’a, İslam devletleri cephesi ile meydan okumak yerine, Avrupa Devletleri ve BM üzerinden baskı uygulamak, daha sağlıklı. 

Buna karşılık, içerideki dinsel söylem ve eylemlere paralel olarak, uluslararası bir sorunu, dinsel temele indirgeyerek Müslüman dünyası liderliği vesilesine çevirmeye çalışmak, Kudüs sorununa da zarar vereceği gibi, Türkiye’nin uluslararası konumunu fazlasıyla sıkıntılı bir hale getirir.

İsrail ve ABD’ye, dinsel söylem ile meydan okuyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün başladığı Yunanistan gezisinde resmi görüşmelere henüz başlanmadan, yine islami vurgu ile, Lozan Antlaşması’nın güncellenmesi gereğini dile getirdi; üstelik diplomatik olmayan bir dil ile ve kameralar önünde.

Lozan Antlaşması’nın  her iki ülke tarafından özüne ve amacına uygun olarak uygulanmasını istemek yerine, sorgulayıcı söylem ne anlama geliyor? Şimdilik siyasal bir soru ile yetinelim: komşuları ile sorunlu ülke olarak Türkiye, batı yakasından bir yenisini mi eklemeye çalışıyor.