Zarrab davasının Türkiye için anlamı

17-25 Aralık sürecinde tanıştığımız Rıza Zarrab şahsiyeti, daha uzunca bir süre gündemimizde olmaya devam edeceğe benziyor.

Bu davanın Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakın çevresine, davada adı geçen bankalara kesilecek milyar dolarlık cezalar nedeniyle Türkiye ekonomisine ciddi zararlar vereceği belirtiliyor.

Konuşulmayan asıl boyutu ise, Türkiye’nin adım adım ‘‘Rogue State’’ konumuna yaklaşması.

Rogue State, uluslararası teorisyenlerin ortaya attığı, Türkçeye ‘‘Haydut Devlet’’ diye çevirebileceğimiz bir kavram. Uluslararası hukuk kurallarına uymayan, insan haklarını vahşice ihlal eden, dünya ve bölge barışını tehdit eden ülkeler için kullanılıyor.

Lübnan, Yemen ve Suriye’deki faaliyetlerinden dolayı İran, nükleer silahlardan dolayı Kuzey Kore bu konumdaki ülkeler. Geçmişte Saddam’ın Irak’ı ile Kaddafi’nin Libya’sı da aynı kapsamdaydı.

Türkiye’nin bu sürece dahil edilmesi yeni bir olay. İran’la altın ticaretinin başlamasının ardından Ankara’ya gelen Amerikan Hazine Bakanlığı yetkilileri, Türk muhataplarını bu konuda açıkça uyarıyor.

Amerikan yönetimi daha ilk günden olup bitenin farkında ancak Türkiye’nin bölgede yaşadığı sorunlardan dolayı fazla ses yükseltmiyor, uyarıyla yetiniyor.

İp, 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da gerçekleşen Obama-Erdoğan zirvesinde kopuyor. Bu toplantıya Erdoğan’la birlikte dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan da katılıyor. Toplantının perde arkasını Politzer ödüllü Seymour Hersh kaleme almıştı:

Başbakan bir ara Hakan Fidan’ı da sohbete dahil etmek istedi; fakat Fidan konuşmaya başlayınca Obama, ‘Biliyoruz’ diyerek sözünü kesti.
Ardından Erdoğan benzer şeylerden söz edip Fidan’ı ikinci kez ‘konuşturmaya’ çalıştı; fakat Obama MİT Müsteşarı’nın sözünü ikinci defa ‘Biliyoruz’ diye kesti.
Erdoğan işte o noktada artık dayanamadı ve,‘Ama sizin kırmızı çizginiz geçildi!’ dedi. Konuştuğum uzmana göre, Donilon Erdoğan’ın Beyaz Saray’ın içinde başkana parmak sallama edepsizliğinde bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine Obama Fidan’a işaret edip, ‘Biz de sizin Suriye’deki radikallerle neler yaptığınızı biliyoruz’ dedi.

Türk medyasına ‘‘Beraber ıslandık yağan yağmurda’’ nameleriyle yansıyan zirve, o gün çıkan haberlerin aksine çok kötü geçmişti. Aslında, Amerika’nın kırmızı çizgisini Erdoğan ve ekibi geçmişti o gün.

Bu zirvenin ardından da Amerikan yönetiminin uyarıları dikkate alınmayınca, Suriye’de savaştığı İran’la altın ticareti gündeme geldi ve takip altında olan Rıza Zarrab için düğmeye basıldı.

Türkiye’nin bu konuyu kendi iç hukuk sistemi içinde çözmeyip örtbas etmesi bugünkü tabloyu ortaya çıkardı.

Kürt meselesini barışçı yollarla çözmek, müslüman-demokrasi modeline sahip çıkmak, bölgede anti-Amerikancılığın önünü kesmek, Washington’la uyumlu çalışmak, İsrail’e düşmanlık yapmamak…

Direnen askerlere rağmen AKP’nin ve Erdoğan’ın önünün açılmasını Washington sağlamıştı…

Bütün sözlerinden dönüp en ateşli anti-Amerikancı kesilmeleri, bölgede Amerika’ya rağmen iş çevirebileceklerine inanmaları bu süreci hızlandırdı sonuçta. Yolsuzluk ve yasa dışı işler iddiaları ise haklarındaki hükmü daha da güçlendirmeye yaradı sadece.

Kürt meselesini demokratik yollarla çözemeyip bütün bölgeyi sürekli kaos ve savaş tehdidi altında yaşatan bir yönetim, Kafkaslar’dan Avrupa’ya geniş bir coğrafyanın istikrarını tehdit etmektedir.

Ankara’nın korkusunun aksine, başta Washington olmak üzere Batı; bölünmüş değil, meselelerini demokratik yollarla çözmüş bir Türkiye istemektedir.

Ancak, çözülemeyen Kürt sorunu başta yolsuzluk ve hukuksuzluklar olmak üzere tüm kirli işlerin üzerini kapatan bir örtü görevi görmektedir.

Ancak, Türkiye’nin içine girdiği girdap yıllardır kullanılan bu örtünün artık ayaklarına dolaştığını gösteriyor.